Skip to content
Text size 100%
Translation comparison

Compare Ad-Dukhan Quran translations

Compare up to three verified translation editions verse by verse, including editions in two different languages.

Turkish editions (choose up to 3)

Changing languages or editions keeps the current surah and verse.

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ حمٓ ﴿1﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ha mim.

Alİ Bulaç

Ha, Mim.

Diyanet Vakfı

Ha. Mim.

وَٱلْكِتَٰبِ ٱلْمُبِينِ ﴿2﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Andolsun her şeyi açıklayan Kur'an'a.

Alİ Bulaç

Apaçık Kitab'a andolsun;

Diyanet Vakfı

Apaçık olan Kitab'a andolsun ki,

إِنَّآ أَنزَلْنَٰهُ فِى لَيْلَةٍۢ مُّبَٰرَكَةٍ ۚ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ ﴿3﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki biz onu, kutlu bir gecede indirdik, şüphe yok ki biz, insanları korkuturuz.

Alİ Bulaç

Gerçekten Biz onu mübarek bir gecede indirdik, gerçekten Biz uyaranlarız.

Diyanet Vakfı

Biz onu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.

فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ ﴿4﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O gecede ayrılır, takdir edilir her hükmolunan iş.

Alİ Bulaç

Ki onda (o gecede) her hikmetli iş ayrılır.

Diyanet Vakfı

Her hikmetli işe o gecede hükmedilir.

أَمْرًۭا مِّنْ عِندِنَآ ۚ إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ ﴿5﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bir iş ki katımızdan hükmolunur, şüphe yok ki biz göndermişizdir.

Alİ Bulaç

Katımız'dan bir emir ile; doğrusu Biz, (insanlara elçi) gönderenleriz.

Diyanet Vakfı

(Yani)katımızdan (verilen her) emir. Çünkü biz, peygamberler göndermekteyiz.

رَحْمَةًۭ مِّن رَّبِّكَ ۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ ﴿6﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Rahmet olarak Rabbinden; şüphe yok ki o, duyar, bilir.

Alİ Bulaç

Rabbinden bir rahmet olarak. Şüphesiz O, işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı

Senin Rabb'inin acıması gereği olarak (gönderdiyimiz elçilere o gece emirlerimizi bir bir açıklar, vahiylerimizi bildiririz). Doğrusu o işitendir, bilendir.

رَبِّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَآ ۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ ﴿7﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Rabbidir göklerin ve yeryüzünün ve ikisinin arasındakilerin. Adamakıllı inanır, iyice bilirseniz.

Alİ Bulaç

Eğer kesin bir bilgiyle inanıyorsanız (Allah), göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların Rabbidir.

Diyanet Vakfı

Eğer kesin olarak inanıyorsanız (bilin ki Allah), göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.

لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ يُحْىِۦ وَيُمِيتُ ۖ رَبُّكُمْ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿8﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoktur ondan başka tapacak, diriltir ve öldürür; Rabbinizdir ve Rabbidir gelip geçen atalarınızın.

Alİ Bulaç

O'ndan başka İlah yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.

Diyanet Vakfı

O'ndan başka ilah yoktur. (Her şeyi O) diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.

بَلْ هُمْ فِى شَكٍّۢ يَلْعَبُونَ ﴿9﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Hayır, onlar şüphe içindedir, alay edip dururlar.

Alİ Bulaç

Hayır, onlar şüphe içindedirler; oynayıp-oyalanıyorlar.

Diyanet Vakfı

Fakat onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar.

فَٱرْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِى ٱلسَّمَآءُ بِدُخَانٍۢ مُّبِينٍۢ ﴿10﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık gözetle gökyüzünden apaçık, gözle görünür bir dumanın geleceği günü.

Alİ Bulaç

Öyleyse sen, göğün açıkça bir duman getireceği günü gözle;

Diyanet Vakfı

Şimdi sen, göğün, açık bir duman çıkaracağı günü gözetle.

يَغْشَى ٱلنَّاسَ ۖ هَٰذَا عَذَابٌ أَلِيمٌۭ ﴿11﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bütün insanlara yayılır, budur elemli azap.

Alİ Bulaç

(Bu duman) insanları sarıp-kuşatıverir. İşte bu, acı bir azaptır.

Diyanet Vakfı

Duman insanları bürüyecektir. Bu, elem verici bir azaptır.

رَّبَّنَا ٱكْشِفْ عَنَّا ٱلْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ ﴿12﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Rabbimiz, bizden azabı, gider, şüphe yok ki inandık biz.

Alİ Bulaç

"Rabbimiz, azabı üstümüzden açıp-gider; çünkü biz (artık) iman edicileriz."

Diyanet Vakfı

(İşte o zaman insanlar:) Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz (derler).

أَنَّىٰ لَهُمُ ٱلذِّكْرَىٰ وَقَدْ جَآءَهُمْ رَسُولٌۭ مُّبِينٌۭ ﴿13﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Siz neredesiniz, öğüt alma nerede ve andolsun ki onlara, her şeyi açıklayan bir Peygamber geldi de.

Alİ Bulaç

Onlar için öğüt alıp-düşünmek nerede? Onlara, açıklayan bir elçi gelmişti.

Diyanet Vakfı

Nerede onlarda öğüt almak? Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir elçi gelmişti.

ثُمَّ تَوَلَّوْا۟ عَنْهُ وَقَالُوا۟ مُعَلَّمٌۭ مَّجْنُونٌ ﴿14﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sonra yüz çevirdiler ondan ve kendisine birşeyler öğretilmiş delinin biri dediler.

Alİ Bulaç

Sonra, ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: "(Bu,) Öğretilmiştir, bir delidir."

Diyanet Vakfı

Sonra ondan yüz çevirdiler ve: Bu, öğretilmiş bir deli! dediler.

إِنَّا كَاشِفُوا۟ ٱلْعَذَابِ قَلِيلًا ۚ إِنَّكُمْ عَآئِدُونَ ﴿15﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki birazcık gidereceğiz azabı, fakat gene şüphe yok ki kafirliğe döneceksiniz.

Alİ Bulaç

Biz sizden bu azabı biraz açıp-gidereceğiz; (ama yine) dönecek olanlarsınız siz.

Diyanet Vakfı

Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz yine (eski halinize) döneceksiniz.

يَوْمَ نَبْطِشُ ٱلْبَطْشَةَ ٱلْكُبْرَىٰٓ إِنَّا مُنتَقِمُونَ ﴿16﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O gün pek şiddetli bir surette tutar, cezalandırırız, şüphe yok ki öc alırız biz.

Alİ Bulaç

Büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, elbette Biz intikam alacağız.

Diyanet Vakfı

Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız.

۞ وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَآءَهُمْ رَسُولٌۭ كَرِيمٌ ﴿17﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki onlardan önce Firavun'un kavmini de sınamıştık ve onlara güzel huylu bir peygamber gelmişti de.

Alİ Bulaç

Andolsun, Biz kendilerinden önce, Firavun'un kavmini de denedik. Onlara kerim bir elçi gelmişti;

Diyanet Vakfı

Andolsun, kendilerinden önce biz, Firavun'un kavmini de imtihan etmiştik. Onlara şerefli bir elçi geldi. (Şöyle diyerek)

أَنْ أَدُّوٓا۟ إِلَىَّ عِبَادَ ٱللَّهِ ۖ إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌۭ ﴿18﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Allah'ın kullarını demişti, bana teslim edin, şüphe yok ki ben, emin bir peygamberim size.

Alİ Bulaç

"Allah'ın kullarını bana teslim edin; gerçekten ben, sizin için güvenilir bir elçiyim" (demişti).

Diyanet Vakfı

"Allah'ın kulları! Bana gelin! Çünkü ben size (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm"

وَأَن لَّا تَعْلُوا۟ عَلَى ٱللَّهِ ۖ إِنِّىٓ ءَاتِيكُم بِسُلْطَٰنٍۢ مُّبِينٍۢ ﴿19﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve Allah'a karşı yücelik satmaya kalkışmayın; şüphe yok ki ben size, apaçık bir delil getirdim.

Alİ Bulaç

"Allah'a karşı büyüklenmeyin; şüphesiz size apaçık, bir delil getiriyorum."

Diyanet Vakfı

Allah'a karşı ululuk taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir delil getiriyorum.

وَإِنِّى عُذْتُ بِرَبِّى وَرَبِّكُمْ أَن تَرْجُمُونِ ﴿20﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve şüphe yok ki ben Rabbime ve Rabbinize sığınırım beni taşlayıp öldürmenizden.

Alİ Bulaç

"Ve doğrusu ben, sizin taşa tutmanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan (Allah)a sığındım."

Diyanet Vakfı

Ben, beni taşlamanızdan, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a sığındım.

وَإِن لَّمْ تُؤْمِنُوا۟ لِى فَٱعْتَزِلُونِ ﴿21﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bana inanmıyorsanız bırakın tek başıma beni.

Alİ Bulaç

"Eğer bana inanmıyorsanız, bu durumda benden kopup-ayrılın."

Diyanet Vakfı

Eğer bana inanmazsanız, hiç değilse yanımdan uzaklaşın.

فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنَّ هَٰٓؤُلَآءِ قَوْمٌۭ مُّجْرِمُونَ ﴿22﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken Rabbine dua edip şüphe yok ki bunlar demişti, mücrim bir topluluk.

Alİ Bulaç

Sonunda Rabbine: "Gerçekten bunlar, suçlu-günahkar bir kavimdirler" diye dua etti.

Diyanet Vakfı

Bunun üzerine Musa: Bunlar suç işleyen bir toplumdur, diye Rabbine arzetti.

فَأَسْرِ بِعِبَادِى لَيْلًا إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ ﴿23﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık kullarımla geceleyin yola düş, şüphe yok ki ardınızdan geleceklerdir.

Alİ Bulaç

(Allah da:) "Öyleyse, kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, muhakkak takip edileceksiniz." (diye duasını kabul edip cevap verdi).

Diyanet Vakfı

Allah, O halde kullarımı geceleyin yola çıkar. Çünkü takip edileceksiniz, buyurdu.

وَٱتْرُكِ ٱلْبَحْرَ رَهْوًا ۖ إِنَّهُمْ جُندٌۭ مُّغْرَقُونَ ﴿24﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Deniz açılmışken öylece bırak, şüphe yok, onlar bir ordudur ki boğulacak.

Alİ Bulaç

"Denizi durgun ve açık bırak. Çünkü suda boğulacak bir ordudur."

Diyanet Vakfı

Denizi açık halde bırak. Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.

كَمْ تَرَكُوا۟ مِن جَنَّٰتٍۢ وَعُيُونٍۢ ﴿25﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Nice bahçeler terkettiler ve nice akarsular.

Alİ Bulaç

Onlar nice bahçeler ve pınarlar terk etmişlerdi;

Diyanet Vakfı

Onlar geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeimeler,

وَزُرُوعٍۢ وَمَقَامٍۢ كَرِيمٍۢ ﴿26﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve tarlalar ve güzelim meclisler.

Alİ Bulaç

(Nice) Ekinler, güzel konaklar,

Diyanet Vakfı

Ekinler, güzel konaklar,

وَنَعْمَةٍۢ كَانُوا۟ فِيهَا فَٰكِهِينَ ﴿27﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve bolbol yeyip geçindikleri nice nimetler.

Alİ Bulaç

Ve içlerinde 'sevinç ve mutluluk içinde' yaşadıkları nimetler,

Diyanet Vakfı

Ve zevkü sefa sürdükleri nice nimetler!

كَذَٰلِكَ ۖ وَأَوْرَثْنَٰهَا قَوْمًا ءَاخَرِينَ ﴿28﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Böyle işte ve onları miras verdik bir başka topluluğa.

Alİ Bulaç

İşte böyle; Biz bunları başka bir kavme miras olarak verdik.

Diyanet Vakfı

İşte böylece biz de onları başka bir topluma miras bıraktık.

فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ ٱلسَّمَآءُ وَٱلْأَرْضُ وَمَا كَانُوا۟ مُنظَرِينَ ﴿29﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken ne gök ağladı onlara, ne yer ve mühlet de verilmedi onlara.

Alİ Bulaç

Onlar için ne gök, ne yer ağlamadı ve onlar (ın azabı) ertelenmedi.

Diyanet Vakfı

Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.

وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ مِنَ ٱلْعَذَابِ ٱلْمُهِينِ ﴿30﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki İsrailoğullarını aşağılatıcı bir azaptan kurtardık.

Alİ Bulaç

Andolsun, Biz İsrailoğulları'nı o alçaltıcı azaptan kurtardık.

Diyanet Vakfı

Andolsun biz, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan kurtardık.

مِن فِرْعَوْنَ ۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَالِيًۭا مِّنَ ٱلْمُسْرِفِينَ ﴿31﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Firavun'dan; şüphe yok ki o haddi aşanlardan yücelik satan, ululanan biriydi.

Alİ Bulaç

Firavun'dan. Çünkü, o, ölçüyü taşıran bir mütekebbirdi.

Diyanet Vakfı

Yani Firavun'dan. Çünkü o bir zorba idi, aşırı gidenlerdendi.

وَلَقَدِ ٱخْتَرْنَٰهُمْ عَلَىٰ عِلْمٍ عَلَى ٱلْعَٰلَمِينَ ﴿32﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki İsrailoğullarını, bilerek bütün alemlerden üstün olmak üzere seçtik.

Alİ Bulaç

Andolsun, Biz onları bir ilim üzere alemlere üstün kıldık.

Diyanet Vakfı

Andolsun biz İsrailoğullarına, bilerek, (kendi zamanlarında) alemlerin üstünde bir imtiyaz verdik.

وَءَاتَيْنَٰهُم مِّنَ ٱلْءَايَٰتِ مَا فِيهِ بَلَٰٓؤٌۭا۟ مُّبِينٌ ﴿33﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve onlara, apaçık nimetleri muhtevi deliller verdik.

Alİ Bulaç

Ve onlara, her birinde açık birer imtihan bulunan ayetler verdik.

Diyanet Vakfı

Onlara, içinde açık bir imtihan bulunan işaretler verdik.

إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ لَيَقُولُونَ ﴿34﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gerçekten de şunlar elbette derler ki.

Alİ Bulaç

Muhakkak, bunlar da diyorlar ki:

Diyanet Vakfı

Onlar (müşrikler) diyorlar ki:

إِنْ هِىَ إِلَّا مَوْتَتُنَا ٱلْأُولَىٰ وَمَا نَحْنُ بِمُنشَرِينَ ﴿35﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

İlk ölümümüzden başka ölüm yok bize ve biz, tekrar dirilmeyiz de.

Alİ Bulaç

"(Bütün herşey) Bizim yalnızca ilk ölümümüzdür; biz yeniden diriltilip-kaldırılacak değiliz."

Diyanet Vakfı

"İlk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Biz diriltilecek değiliz."

فَأْتُوا۟ بِـَٔابَآئِنَآ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ ﴿36﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Doğru söylüyorsanız getirin babalarımızı bize.

Alİ Bulaç

"Eğer doğru sözlüyseniz, şu halde atalarımızı getirin bakalım."

Diyanet Vakfı

" Doğru söylüyorsanız, atalarımızı getirin."

أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍۢ وَٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ ۚ أَهْلَكْنَٰهُمْ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ مُجْرِمِينَ ﴿37﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bunlar mı daha hayırlıdır, yoksa Tubba' kavmiyle onlardan öncekiler mi? Helak ettik onları, şüphe yok ki mücrimlerdi onlar.

Alİ Bulaç

Onlar mı hayırlı, yoksa Tübba' kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları yıkıma uğrattık. Çünkü onlar, suçlu-günahkardı.

Diyanet Vakfı

Bunlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba' kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları yok ettik, çünkü onlar suçlu idiler.

وَمَا خَلَقْنَا ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَٰعِبِينَ ﴿38﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve biz gökleri ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri eğlence için, boşuboşuna yaratmadık.

Alİ Bulaç

Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye yaratmadık.

Diyanet Vakfı

Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.

مَا خَلَقْنَٰهُمَآ إِلَّا بِٱلْحَقِّ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿39﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Biz onları, ancak gerçek olarak yarattık ve fakat çoğu bilmez.

Alİ Bulaç

Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak onların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı

Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

إِنَّ يَوْمَ ٱلْفَصْلِ مِيقَٰتُهُمْ أَجْمَعِينَ ﴿40﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ayrılma günü, gerçekten de hepsinin muayyen bir günüdür.

Alİ Bulaç

Şüphesiz o (hakkı batıldan, haklıyı haksızdan) ayırma günü, hepsinin (hesaba çekilecekleri) vakitleridir.

Diyanet Vakfı

Şüphesiz (hakkı batıldan ayıran) hüküm günü, hepsinin bir arada buluşacağı gündür.

يَوْمَ لَا يُغْنِى مَوْلًى عَن مَّوْلًۭى شَيْـًۭٔا وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ ﴿41﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O gün dostun dosta faydası olmaz ve onlar, bir yardım da görmezler.

Alİ Bulaç

O gün, bir dost dosttan herhangi bir şeyle yarar sağlayamaz. Ve onlara yardım edilmez.

Diyanet Vakfı

O gün, dostun dosta hiçbir faydası olmaz, kendilerine yardım da edilmez.

إِلَّا مَن رَّحِمَ ٱللَّهُ ۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿42﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ancak Allah kime acırsa o başka; şüphe yok ki odur üstün ve rahim.

Alİ Bulaç

Ancak Allah'ın rahmet ettiği başka. Şüphesiz O, üstün ve güçlü olandır, esirgeyendir.

Diyanet Vakfı

Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimseler böyle değildir. Şüphesiz O, üstündür, merhametlidir.

إِنَّ شَجَرَتَ ٱلزَّقُّومِ ﴿43﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki zakkum ağacı.

Alİ Bulaç

Doğrusu, o zakkum ağacı;

Diyanet Vakfı

Şüphesiz zakkum ağacı,

طَعَامُ ٱلْأَثِيمِ ﴿44﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Suçluların yemeğidir.

Alİ Bulaç

Günahkar olanın yemeğidir.

Diyanet Vakfı

Günahkarların yemeğidir.

كَٱلْمُهْلِ يَغْلِى فِى ٱلْبُطُونِ ﴿45﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Erimiş bakıra, kurşuna benzer, karınlarda kaynar.

Alİ Bulaç

Pota gibi; karınlarda kaynar-durur;

Diyanet Vakfı

O, karınlarda maden eriyiği kaynar.

كَغَلْىِ ٱلْحَمِيمِ ﴿46﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Kaynar su gibi.

Alİ Bulaç

Kaynar-suyun kaynaması gibi.

Diyanet Vakfı

Sıcak suyun kaynaması gibi.

خُذُوهُ فَٱعْتِلُوهُ إِلَىٰ سَوَآءِ ٱلْجَحِيمِ ﴿47﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Tutun onu da sürüyün koca cehennemin ta ortasına.

Alİ Bulaç

"Onu tutun da cehennemin orta yerine sürükleyin."

Diyanet Vakfı

(Allah zebanilere emreder): Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin!

ثُمَّ صُبُّوا۟ فَوْقَ رَأْسِهِۦ مِنْ عَذَابِ ٱلْحَمِيمِ ﴿48﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sonra da dökün kaynar suyu azab olarak tepesine.

Alİ Bulaç

"Sonra kaynar suyun azabından başının üstüne dökün;"

Diyanet Vakfı

Sonra başına azap olarak kaynar su dökün!

ذُقْ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْكَرِيمُ ﴿49﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Tat, şüphe yok ki sen üstündün, kerem sahibiydin.

Alİ Bulaç

"(Azabı) Tad; çünkü sen, (kendince) üstün, onurluydun."

Diyanet Vakfı

(Ve deyin ki:) Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin!

إِنَّ هَٰذَا مَا كُنتُم بِهِۦ تَمْتَرُونَ ﴿50﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gerçekten de buydu şüphe ettiğiniz.

Alİ Bulaç

"Gerçekten bu, sizin kuşkuya kapıldığınız şeydir."

Diyanet Vakfı

İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir.

إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى مَقَامٍ أَمِينٍۢ ﴿51﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki çekinenler, emin bir makamdadır.

Alİ Bulaç

Muttakilere gelince; muhakkak onlar, güvenli bir makamdadırlar.

Diyanet Vakfı

Müttakiler ise hakikaten güvenilir bir makamdadırlar.

فِى جَنَّٰتٍۢ وَعُيُونٍۢ ﴿52﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Cennetlerde ve akarsuların kıyılarında.

Alİ Bulaç

Cennetlerde ve pınarlarda,

Diyanet Vakfı

Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.

يَلْبَسُونَ مِن سُندُسٍۢ وَإِسْتَبْرَقٍۢ مُّتَقَٰبِلِينَ ﴿53﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

İnce ve kalın ipekliler giyerler, karşıkarşıya otururlar.

Alİ Bulaç

Hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan (elbiseler) giyinirler, karşılıklı (otururlar).

Diyanet Vakfı

İnce ipekten ve parlak atlastan giyerek karşılıklı otururlar.

كَذَٰلِكَ وَزَوَّجْنَٰهُم بِحُورٍ عِينٍۢ ﴿54﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Böyle işte ve onları evlendiririz iri gözlü hurilerle.

Alİ Bulaç

İşte böyle; ve Biz onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir.

Diyanet Vakfı

İşte böyle. Bunun yanısıra biz onları, iri gözlü hurilerle evlendiririz.

يَدْعُونَ فِيهَا بِكُلِّ فَٰكِهَةٍ ءَامِنِينَ ﴿55﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Orada emin bir halde her çeşit meyvelar isterler.

Alİ Bulaç

Orda, güvenlik içinde her türlü meyveyi istiyorlar;

Diyanet Vakfı

Orada, güven içinde (canlarının çektiği) her meyveyi isterler.

لَا يَذُوقُونَ فِيهَا ٱلْمَوْتَ إِلَّا ٱلْمَوْتَةَ ٱلْأُولَىٰ ۖ وَوَقَىٰهُمْ عَذَابَ ٱلْجَحِيمِ ﴿56﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

İlk ölümden başka ölüm tatmazlar orada ve onları korur koca cehennemin azabından.

Alİ Bulaç

Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tadmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur.

Diyanet Vakfı

İlk tattıkları ölüm dışında, orada artık ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azabından korumuştur (sürekli hayata kavuşmuşlardır).

فَضْلًۭا مِّن رَّبِّكَ ۚ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ ﴿57﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Rabbinden bir lütuf ve ihsan olarak; budur o büyük kurtuluşun, murada erişin ta kendisi.

Alİ Bulaç

Senin Rabbinden, bir fazl ve (lütuf) olarak. İşte büyük 'mutluluk ve kurtuluş' budur.

Diyanet Vakfı

(Bunlar) Rabbinden bir lütuf olarak (verilmiştir). İşte büyük kurtuluş budur.

فَإِنَّمَا يَسَّرْنَٰهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ﴿58﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gerçekten de öğüt alsınlar diye Kur'an'ı senin dilinle indirdik, okuyuşunu da kolaylaştırdık.

Alİ Bulaç

Belki onlar öğüt alıp-düşünürler diye, Biz onu (Kur'an'ı), senin dilinle kolaylaştırdık.

Diyanet Vakfı

Biz onu (Kur'an'ı), öğüt alalar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.

فَٱرْتَقِبْ إِنَّهُم مُّرْتَقِبُونَ ﴿59﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık gözetle, bekle; şüphe yok ki onlar da gözetlemedeler, beklemedeler.

Alİ Bulaç

Öyleyse sen gözleyip-bekle; elbette onlar da gözleyip-bekliyorlar.

Diyanet Vakfı

(Yine de inanmayanların başlarına gelecekleri) bekle; onlar da beklemektedirler.

Quran recitationReady
Open audio