بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ حمٓ ﴿1﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ha mim.
Alİ Bulaç
Ha, Mim.
Diyanet Vakfı
Ha. Mim.
Compare up to three verified translation editions verse by verse, including editions in two different languages.
Changing languages or editions keeps the current surah and verse.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ حمٓ ﴿1﴾
Ha mim.
Ha, Mim.
Ha. Mim.
وَٱلْكِتَٰبِ ٱلْمُبِينِ ﴿2﴾
Andolsun her şeyi açıklayan Kur'an'a.
Apaçık Kitab'a andolsun;
Apaçık olan Kitab'a andolsun ki,
إِنَّآ أَنزَلْنَٰهُ فِى لَيْلَةٍۢ مُّبَٰرَكَةٍ ۚ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ ﴿3﴾
Şüphe yok ki biz onu, kutlu bir gecede indirdik, şüphe yok ki biz, insanları korkuturuz.
Gerçekten Biz onu mübarek bir gecede indirdik, gerçekten Biz uyaranlarız.
Biz onu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.
فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ ﴿4﴾
O gecede ayrılır, takdir edilir her hükmolunan iş.
Ki onda (o gecede) her hikmetli iş ayrılır.
Her hikmetli işe o gecede hükmedilir.
أَمْرًۭا مِّنْ عِندِنَآ ۚ إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ ﴿5﴾
Bir iş ki katımızdan hükmolunur, şüphe yok ki biz göndermişizdir.
Katımız'dan bir emir ile; doğrusu Biz, (insanlara elçi) gönderenleriz.
(Yani)katımızdan (verilen her) emir. Çünkü biz, peygamberler göndermekteyiz.
رَحْمَةًۭ مِّن رَّبِّكَ ۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ ﴿6﴾
Rahmet olarak Rabbinden; şüphe yok ki o, duyar, bilir.
Rabbinden bir rahmet olarak. Şüphesiz O, işitendir, bilendir.
Senin Rabb'inin acıması gereği olarak (gönderdiyimiz elçilere o gece emirlerimizi bir bir açıklar, vahiylerimizi bildiririz). Doğrusu o işitendir, bilendir.
رَبِّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَآ ۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ ﴿7﴾
Rabbidir göklerin ve yeryüzünün ve ikisinin arasındakilerin. Adamakıllı inanır, iyice bilirseniz.
Eğer kesin bir bilgiyle inanıyorsanız (Allah), göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların Rabbidir.
Eğer kesin olarak inanıyorsanız (bilin ki Allah), göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.
لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ يُحْىِۦ وَيُمِيتُ ۖ رَبُّكُمْ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿8﴾
Yoktur ondan başka tapacak, diriltir ve öldürür; Rabbinizdir ve Rabbidir gelip geçen atalarınızın.
O'ndan başka İlah yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.
O'ndan başka ilah yoktur. (Her şeyi O) diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.
بَلْ هُمْ فِى شَكٍّۢ يَلْعَبُونَ ﴿9﴾
Hayır, onlar şüphe içindedir, alay edip dururlar.
Hayır, onlar şüphe içindedirler; oynayıp-oyalanıyorlar.
Fakat onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar.
فَٱرْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِى ٱلسَّمَآءُ بِدُخَانٍۢ مُّبِينٍۢ ﴿10﴾
Artık gözetle gökyüzünden apaçık, gözle görünür bir dumanın geleceği günü.
Öyleyse sen, göğün açıkça bir duman getireceği günü gözle;
Şimdi sen, göğün, açık bir duman çıkaracağı günü gözetle.
يَغْشَى ٱلنَّاسَ ۖ هَٰذَا عَذَابٌ أَلِيمٌۭ ﴿11﴾
Bütün insanlara yayılır, budur elemli azap.
(Bu duman) insanları sarıp-kuşatıverir. İşte bu, acı bir azaptır.
Duman insanları bürüyecektir. Bu, elem verici bir azaptır.
رَّبَّنَا ٱكْشِفْ عَنَّا ٱلْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ ﴿12﴾
Rabbimiz, bizden azabı, gider, şüphe yok ki inandık biz.
"Rabbimiz, azabı üstümüzden açıp-gider; çünkü biz (artık) iman edicileriz."
(İşte o zaman insanlar:) Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz (derler).
أَنَّىٰ لَهُمُ ٱلذِّكْرَىٰ وَقَدْ جَآءَهُمْ رَسُولٌۭ مُّبِينٌۭ ﴿13﴾
Siz neredesiniz, öğüt alma nerede ve andolsun ki onlara, her şeyi açıklayan bir Peygamber geldi de.
Onlar için öğüt alıp-düşünmek nerede? Onlara, açıklayan bir elçi gelmişti.
Nerede onlarda öğüt almak? Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir elçi gelmişti.
ثُمَّ تَوَلَّوْا۟ عَنْهُ وَقَالُوا۟ مُعَلَّمٌۭ مَّجْنُونٌ ﴿14﴾
Sonra yüz çevirdiler ondan ve kendisine birşeyler öğretilmiş delinin biri dediler.
Sonra, ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: "(Bu,) Öğretilmiştir, bir delidir."
Sonra ondan yüz çevirdiler ve: Bu, öğretilmiş bir deli! dediler.
إِنَّا كَاشِفُوا۟ ٱلْعَذَابِ قَلِيلًا ۚ إِنَّكُمْ عَآئِدُونَ ﴿15﴾
Şüphe yok ki birazcık gidereceğiz azabı, fakat gene şüphe yok ki kafirliğe döneceksiniz.
Biz sizden bu azabı biraz açıp-gidereceğiz; (ama yine) dönecek olanlarsınız siz.
Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz yine (eski halinize) döneceksiniz.
يَوْمَ نَبْطِشُ ٱلْبَطْشَةَ ٱلْكُبْرَىٰٓ إِنَّا مُنتَقِمُونَ ﴿16﴾
O gün pek şiddetli bir surette tutar, cezalandırırız, şüphe yok ki öc alırız biz.
Büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, elbette Biz intikam alacağız.
Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız.
۞ وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَآءَهُمْ رَسُولٌۭ كَرِيمٌ ﴿17﴾
Ve andolsun ki onlardan önce Firavun'un kavmini de sınamıştık ve onlara güzel huylu bir peygamber gelmişti de.
Andolsun, Biz kendilerinden önce, Firavun'un kavmini de denedik. Onlara kerim bir elçi gelmişti;
Andolsun, kendilerinden önce biz, Firavun'un kavmini de imtihan etmiştik. Onlara şerefli bir elçi geldi. (Şöyle diyerek)
أَنْ أَدُّوٓا۟ إِلَىَّ عِبَادَ ٱللَّهِ ۖ إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌۭ ﴿18﴾
Allah'ın kullarını demişti, bana teslim edin, şüphe yok ki ben, emin bir peygamberim size.
"Allah'ın kullarını bana teslim edin; gerçekten ben, sizin için güvenilir bir elçiyim" (demişti).
"Allah'ın kulları! Bana gelin! Çünkü ben size (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm"
وَأَن لَّا تَعْلُوا۟ عَلَى ٱللَّهِ ۖ إِنِّىٓ ءَاتِيكُم بِسُلْطَٰنٍۢ مُّبِينٍۢ ﴿19﴾
Ve Allah'a karşı yücelik satmaya kalkışmayın; şüphe yok ki ben size, apaçık bir delil getirdim.
"Allah'a karşı büyüklenmeyin; şüphesiz size apaçık, bir delil getiriyorum."
Allah'a karşı ululuk taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir delil getiriyorum.
وَإِنِّى عُذْتُ بِرَبِّى وَرَبِّكُمْ أَن تَرْجُمُونِ ﴿20﴾
Ve şüphe yok ki ben Rabbime ve Rabbinize sığınırım beni taşlayıp öldürmenizden.
"Ve doğrusu ben, sizin taşa tutmanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan (Allah)a sığındım."
Ben, beni taşlamanızdan, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a sığındım.
وَإِن لَّمْ تُؤْمِنُوا۟ لِى فَٱعْتَزِلُونِ ﴿21﴾
Bana inanmıyorsanız bırakın tek başıma beni.
"Eğer bana inanmıyorsanız, bu durumda benden kopup-ayrılın."
Eğer bana inanmazsanız, hiç değilse yanımdan uzaklaşın.
فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنَّ هَٰٓؤُلَآءِ قَوْمٌۭ مُّجْرِمُونَ ﴿22﴾
Derken Rabbine dua edip şüphe yok ki bunlar demişti, mücrim bir topluluk.
Sonunda Rabbine: "Gerçekten bunlar, suçlu-günahkar bir kavimdirler" diye dua etti.
Bunun üzerine Musa: Bunlar suç işleyen bir toplumdur, diye Rabbine arzetti.
فَأَسْرِ بِعِبَادِى لَيْلًا إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ ﴿23﴾
Artık kullarımla geceleyin yola düş, şüphe yok ki ardınızdan geleceklerdir.
(Allah da:) "Öyleyse, kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, muhakkak takip edileceksiniz." (diye duasını kabul edip cevap verdi).
Allah, O halde kullarımı geceleyin yola çıkar. Çünkü takip edileceksiniz, buyurdu.
وَٱتْرُكِ ٱلْبَحْرَ رَهْوًا ۖ إِنَّهُمْ جُندٌۭ مُّغْرَقُونَ ﴿24﴾
Deniz açılmışken öylece bırak, şüphe yok, onlar bir ordudur ki boğulacak.
"Denizi durgun ve açık bırak. Çünkü suda boğulacak bir ordudur."
Denizi açık halde bırak. Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.
كَمْ تَرَكُوا۟ مِن جَنَّٰتٍۢ وَعُيُونٍۢ ﴿25﴾
Nice bahçeler terkettiler ve nice akarsular.
Onlar nice bahçeler ve pınarlar terk etmişlerdi;
Onlar geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeimeler,
وَزُرُوعٍۢ وَمَقَامٍۢ كَرِيمٍۢ ﴿26﴾
Ve tarlalar ve güzelim meclisler.
(Nice) Ekinler, güzel konaklar,
Ekinler, güzel konaklar,
وَنَعْمَةٍۢ كَانُوا۟ فِيهَا فَٰكِهِينَ ﴿27﴾
Ve bolbol yeyip geçindikleri nice nimetler.
Ve içlerinde 'sevinç ve mutluluk içinde' yaşadıkları nimetler,
Ve zevkü sefa sürdükleri nice nimetler!
كَذَٰلِكَ ۖ وَأَوْرَثْنَٰهَا قَوْمًا ءَاخَرِينَ ﴿28﴾
Böyle işte ve onları miras verdik bir başka topluluğa.
İşte böyle; Biz bunları başka bir kavme miras olarak verdik.
İşte böylece biz de onları başka bir topluma miras bıraktık.
فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ ٱلسَّمَآءُ وَٱلْأَرْضُ وَمَا كَانُوا۟ مُنظَرِينَ ﴿29﴾
Derken ne gök ağladı onlara, ne yer ve mühlet de verilmedi onlara.
Onlar için ne gök, ne yer ağlamadı ve onlar (ın azabı) ertelenmedi.
Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.
وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ مِنَ ٱلْعَذَابِ ٱلْمُهِينِ ﴿30﴾
Ve andolsun ki İsrailoğullarını aşağılatıcı bir azaptan kurtardık.
Andolsun, Biz İsrailoğulları'nı o alçaltıcı azaptan kurtardık.
Andolsun biz, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan kurtardık.
مِن فِرْعَوْنَ ۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَالِيًۭا مِّنَ ٱلْمُسْرِفِينَ ﴿31﴾
Firavun'dan; şüphe yok ki o haddi aşanlardan yücelik satan, ululanan biriydi.
Firavun'dan. Çünkü, o, ölçüyü taşıran bir mütekebbirdi.
Yani Firavun'dan. Çünkü o bir zorba idi, aşırı gidenlerdendi.
وَلَقَدِ ٱخْتَرْنَٰهُمْ عَلَىٰ عِلْمٍ عَلَى ٱلْعَٰلَمِينَ ﴿32﴾
Ve andolsun ki İsrailoğullarını, bilerek bütün alemlerden üstün olmak üzere seçtik.
Andolsun, Biz onları bir ilim üzere alemlere üstün kıldık.
Andolsun biz İsrailoğullarına, bilerek, (kendi zamanlarında) alemlerin üstünde bir imtiyaz verdik.
وَءَاتَيْنَٰهُم مِّنَ ٱلْءَايَٰتِ مَا فِيهِ بَلَٰٓؤٌۭا۟ مُّبِينٌ ﴿33﴾
Ve onlara, apaçık nimetleri muhtevi deliller verdik.
Ve onlara, her birinde açık birer imtihan bulunan ayetler verdik.
Onlara, içinde açık bir imtihan bulunan işaretler verdik.
إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ لَيَقُولُونَ ﴿34﴾
Gerçekten de şunlar elbette derler ki.
Muhakkak, bunlar da diyorlar ki:
Onlar (müşrikler) diyorlar ki:
إِنْ هِىَ إِلَّا مَوْتَتُنَا ٱلْأُولَىٰ وَمَا نَحْنُ بِمُنشَرِينَ ﴿35﴾
İlk ölümümüzden başka ölüm yok bize ve biz, tekrar dirilmeyiz de.
"(Bütün herşey) Bizim yalnızca ilk ölümümüzdür; biz yeniden diriltilip-kaldırılacak değiliz."
"İlk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Biz diriltilecek değiliz."
فَأْتُوا۟ بِـَٔابَآئِنَآ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ ﴿36﴾
Doğru söylüyorsanız getirin babalarımızı bize.
"Eğer doğru sözlüyseniz, şu halde atalarımızı getirin bakalım."
" Doğru söylüyorsanız, atalarımızı getirin."
أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍۢ وَٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ ۚ أَهْلَكْنَٰهُمْ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ مُجْرِمِينَ ﴿37﴾
Bunlar mı daha hayırlıdır, yoksa Tubba' kavmiyle onlardan öncekiler mi? Helak ettik onları, şüphe yok ki mücrimlerdi onlar.
Onlar mı hayırlı, yoksa Tübba' kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları yıkıma uğrattık. Çünkü onlar, suçlu-günahkardı.
Bunlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba' kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları yok ettik, çünkü onlar suçlu idiler.
وَمَا خَلَقْنَا ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَٰعِبِينَ ﴿38﴾
Ve biz gökleri ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri eğlence için, boşuboşuna yaratmadık.
Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye yaratmadık.
Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.
مَا خَلَقْنَٰهُمَآ إِلَّا بِٱلْحَقِّ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿39﴾
Biz onları, ancak gerçek olarak yarattık ve fakat çoğu bilmez.
Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak onların çoğu bilmezler.
Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.
إِنَّ يَوْمَ ٱلْفَصْلِ مِيقَٰتُهُمْ أَجْمَعِينَ ﴿40﴾
Ayrılma günü, gerçekten de hepsinin muayyen bir günüdür.
Şüphesiz o (hakkı batıldan, haklıyı haksızdan) ayırma günü, hepsinin (hesaba çekilecekleri) vakitleridir.
Şüphesiz (hakkı batıldan ayıran) hüküm günü, hepsinin bir arada buluşacağı gündür.
يَوْمَ لَا يُغْنِى مَوْلًى عَن مَّوْلًۭى شَيْـًۭٔا وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ ﴿41﴾
O gün dostun dosta faydası olmaz ve onlar, bir yardım da görmezler.
O gün, bir dost dosttan herhangi bir şeyle yarar sağlayamaz. Ve onlara yardım edilmez.
O gün, dostun dosta hiçbir faydası olmaz, kendilerine yardım da edilmez.
إِلَّا مَن رَّحِمَ ٱللَّهُ ۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿42﴾
Ancak Allah kime acırsa o başka; şüphe yok ki odur üstün ve rahim.
Ancak Allah'ın rahmet ettiği başka. Şüphesiz O, üstün ve güçlü olandır, esirgeyendir.
Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimseler böyle değildir. Şüphesiz O, üstündür, merhametlidir.
إِنَّ شَجَرَتَ ٱلزَّقُّومِ ﴿43﴾
Şüphe yok ki zakkum ağacı.
Doğrusu, o zakkum ağacı;
Şüphesiz zakkum ağacı,
طَعَامُ ٱلْأَثِيمِ ﴿44﴾
Suçluların yemeğidir.
Günahkar olanın yemeğidir.
Günahkarların yemeğidir.
كَٱلْمُهْلِ يَغْلِى فِى ٱلْبُطُونِ ﴿45﴾
Erimiş bakıra, kurşuna benzer, karınlarda kaynar.
Pota gibi; karınlarda kaynar-durur;
O, karınlarda maden eriyiği kaynar.
كَغَلْىِ ٱلْحَمِيمِ ﴿46﴾
Kaynar su gibi.
Kaynar-suyun kaynaması gibi.
Sıcak suyun kaynaması gibi.
خُذُوهُ فَٱعْتِلُوهُ إِلَىٰ سَوَآءِ ٱلْجَحِيمِ ﴿47﴾
Tutun onu da sürüyün koca cehennemin ta ortasına.
"Onu tutun da cehennemin orta yerine sürükleyin."
(Allah zebanilere emreder): Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin!
ثُمَّ صُبُّوا۟ فَوْقَ رَأْسِهِۦ مِنْ عَذَابِ ٱلْحَمِيمِ ﴿48﴾
Sonra da dökün kaynar suyu azab olarak tepesine.
"Sonra kaynar suyun azabından başının üstüne dökün;"
Sonra başına azap olarak kaynar su dökün!
ذُقْ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْكَرِيمُ ﴿49﴾
Tat, şüphe yok ki sen üstündün, kerem sahibiydin.
"(Azabı) Tad; çünkü sen, (kendince) üstün, onurluydun."
(Ve deyin ki:) Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin!
إِنَّ هَٰذَا مَا كُنتُم بِهِۦ تَمْتَرُونَ ﴿50﴾
Gerçekten de buydu şüphe ettiğiniz.
"Gerçekten bu, sizin kuşkuya kapıldığınız şeydir."
İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir.
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى مَقَامٍ أَمِينٍۢ ﴿51﴾
Şüphe yok ki çekinenler, emin bir makamdadır.
Muttakilere gelince; muhakkak onlar, güvenli bir makamdadırlar.
Müttakiler ise hakikaten güvenilir bir makamdadırlar.
فِى جَنَّٰتٍۢ وَعُيُونٍۢ ﴿52﴾
Cennetlerde ve akarsuların kıyılarında.
Cennetlerde ve pınarlarda,
Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.
يَلْبَسُونَ مِن سُندُسٍۢ وَإِسْتَبْرَقٍۢ مُّتَقَٰبِلِينَ ﴿53﴾
İnce ve kalın ipekliler giyerler, karşıkarşıya otururlar.
Hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan (elbiseler) giyinirler, karşılıklı (otururlar).
İnce ipekten ve parlak atlastan giyerek karşılıklı otururlar.
كَذَٰلِكَ وَزَوَّجْنَٰهُم بِحُورٍ عِينٍۢ ﴿54﴾
Böyle işte ve onları evlendiririz iri gözlü hurilerle.
İşte böyle; ve Biz onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir.
İşte böyle. Bunun yanısıra biz onları, iri gözlü hurilerle evlendiririz.
يَدْعُونَ فِيهَا بِكُلِّ فَٰكِهَةٍ ءَامِنِينَ ﴿55﴾
Orada emin bir halde her çeşit meyvelar isterler.
Orda, güvenlik içinde her türlü meyveyi istiyorlar;
Orada, güven içinde (canlarının çektiği) her meyveyi isterler.
لَا يَذُوقُونَ فِيهَا ٱلْمَوْتَ إِلَّا ٱلْمَوْتَةَ ٱلْأُولَىٰ ۖ وَوَقَىٰهُمْ عَذَابَ ٱلْجَحِيمِ ﴿56﴾
İlk ölümden başka ölüm tatmazlar orada ve onları korur koca cehennemin azabından.
Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tadmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur.
İlk tattıkları ölüm dışında, orada artık ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azabından korumuştur (sürekli hayata kavuşmuşlardır).
فَضْلًۭا مِّن رَّبِّكَ ۚ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ ﴿57﴾
Rabbinden bir lütuf ve ihsan olarak; budur o büyük kurtuluşun, murada erişin ta kendisi.
Senin Rabbinden, bir fazl ve (lütuf) olarak. İşte büyük 'mutluluk ve kurtuluş' budur.
(Bunlar) Rabbinden bir lütuf olarak (verilmiştir). İşte büyük kurtuluş budur.
فَإِنَّمَا يَسَّرْنَٰهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ﴿58﴾
Gerçekten de öğüt alsınlar diye Kur'an'ı senin dilinle indirdik, okuyuşunu da kolaylaştırdık.
Belki onlar öğüt alıp-düşünürler diye, Biz onu (Kur'an'ı), senin dilinle kolaylaştırdık.
Biz onu (Kur'an'ı), öğüt alalar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.
فَٱرْتَقِبْ إِنَّهُم مُّرْتَقِبُونَ ﴿59﴾
Artık gözetle, bekle; şüphe yok ki onlar da gözetlemedeler, beklemedeler.
Öyleyse sen gözleyip-bekle; elbette onlar da gözleyip-bekliyorlar.
(Yine de inanmayanların başlarına gelecekleri) bekle; onlar da beklemektedirler.