بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ ٱلْحَآقَّةُ ﴿1﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Gerçek olan kıyamet.
Alİ Bulaç
'Elbette gerçekleşecek olan' (kıyamet).
Diyanet Vakfı
Gerçekleşecek olan;
Compare up to three verified translation editions verse by verse, including editions in two different languages.
Changing languages or editions keeps the current surah and verse.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ ٱلْحَآقَّةُ ﴿1﴾
Gerçek olan kıyamet.
'Elbette gerçekleşecek olan' (kıyamet).
Gerçekleşecek olan;
مَا ٱلْحَآقَّةُ ﴿2﴾
Nedir gerçek olan kıyamet?
Nedir o 'muhakkak gerçekleşecek olan?'
(Evet) nedir o gerçekleşecek olan?
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا ٱلْحَآقَّةُ ﴿3﴾
Ve nedir bildiren sana ki nedir gerçek kıyamet?
O gerçekleşecek olanı (kıyameti) sana bildiren nedir?
Gerçekleşecek olanın (kıyametin) ne olduğunu sen nereden bileceksin?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌۢ بِٱلْقَارِعَةِ ﴿4﴾
Yalanladı Semud ve Âd, insanların başına kopan, akıllarını dağıtan kıyameti.
Semud ve Ad (toplumları), karia’yı yalan saydılar.
Semud ve Ad kavimleri, kapılarını çalacak felaketi (kıyameti) yalan saymışlardı.
فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا۟ بِٱلطَّاغِيَةِ ﴿5﴾
Derken Semud, helak edildi taşkınlığıyla.
Bu nedenle Semud (halkı), korkunç bir sesle helak edildi.
Semud'a gelince: Onlar pek zorlu (bir sarsıntı) ile helak edildiler.
وَأَمَّا عَادٌۭ فَأُهْلِكُوا۟ بِرِيحٍۢ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍۢ ﴿6﴾
Ve ama Âd, helak edildi müthiş bir ses çıkaran, yıkıp götüren, silip süpüren soğuk bir kasırgayla.
Ad (halkın)a gelince; onlar da, uğultu yüklü, azgın bir kasırga ile helak edildiler.
Ad kavmi ise, uğultulu, kasıp kavuran bir fırtına ile mahvedildiler.
سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍۢ وَثَمَٰنِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًۭا فَتَرَى ٱلْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَىٰ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍۢ ﴿7﴾
Onu, yedi gece ve sekiz gün, birbiri ardınca musallat etti onlara, o topluluğa baksaydın görürdün ki bu kadar zaman içinde yıkılıvermişler yerlere, sanki içleri kof hurma kütükleriymiş onlar.
(Allah) Onu, yedi gece ve sekiz gün, aralık vermeksizin üzerlerine musallat etti. Öyle ki, o kavmin, orada sanki içi kof hurma kütükleriymiş gibi çarpılıp yere yıkıldığını görürsün.
Allah onu, ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün.
فَهَلْ تَرَىٰ لَهُم مِّنۢ بَاقِيَةٍۢ ﴿8﴾
Artık görebilir misin, var mı onlardan kalanlar?
Şimdi onlardan hiç arta kalan (bir şey) görüyor musun?
Şimdi onlardan arda kalan bir şey görüyor musun?
وَجَآءَ فِرْعَوْنُ وَمَن قَبْلَهُۥ وَٱلْمُؤْتَفِكَٰتُ بِٱلْخَاطِئَةِ ﴿9﴾
Ve Firavun ve ondan önce şehirleri altüst olanlar da suçlar işlemişlerdi.
Firavun (kavmi), ondan öncekiler ve yerle bir olan şehirler (halkı da hep) o hata ile (tarih sahnesine) geldiler.
Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lut kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler.
فَعَصَوْا۟ رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةًۭ رَّابِيَةً ﴿10﴾
Derken Rablerinin peygamberine isyan etmişlerdi de onları gittikçe artan bir azapla helak etmişti.
Böylece Rablerinin elçisine isyan ettiler. Bu yüzden onları, şiddeti gittikçe artan bir yakalayışla yakaladı.
Böylece Rablerinin peygamberlerine karşı geldiler, O da onları pek şiddetli bir şekilde yakalayıverdi.
إِنَّا لَمَّا طَغَا ٱلْمَآءُ حَمَلْنَٰكُمْ فِى ٱلْجَارِيَةِ ﴿11﴾
Şüphe yok ki akıp giden gemide taşıdık sizi sular köpürüp coşunca.
Gerçek şu ki, su taştığı zaman, o gemide Biz sizi taşıdık;
Şüphesiz, su bastığı vakit sizi gemide biz taşıdık;
لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةًۭ وَتَعِيَهَآ أُذُنٌۭ وَٰعِيَةٌۭ ﴿12﴾
Bu, size bir öğüt ve ibret olsun ve belleyip unutmayan kulaklarda kalsın diye.
Öyle ki, onu sizlere bir ibret (hatırlatma ve öğüt) kılalım. 'Gerçeği belleyip kavrayabilen' kullar da onu belleyip-kavrasın.'
Onu sizin için bir ibret ve öğüt yapalım ve belleyici kulaklar onu bellesin diye.
فَإِذَا نُفِخَ فِى ٱلصُّورِ نَفْخَةٌۭ وَٰحِدَةٌۭ ﴿13﴾
Sura bir kerecik üfürülünce.
Artık sur'a tek bir üfürülüşle üfürüleceği.
Artık Sur'a bir tek defa üflendiği,
وَحُمِلَتِ ٱلْأَرْضُ وَٱلْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةًۭ وَٰحِدَةًۭ ﴿14﴾
Ve yeryüzü ve dağlar, bir kerecik birbirlerine çarpıp dağılınca.
Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman.
Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman,
فَيَوْمَئِذٍۢ وَقَعَتِ ٱلْوَاقِعَةُ ﴿15﴾
İşte o gün ansızın kopacak kıyamet kopar.
İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan kıyamet) artık vukubulmuş (gerçekleşmiş)tur.
işte o gün olacak olur (kıyamet kopar).
وَٱنشَقَّتِ ٱلسَّمَآءُ فَهِىَ يَوْمَئِذٍۢ وَاهِيَةٌۭ ﴿16﴾
Ve gök yarılır, o gün bitkin bir hale gelir.
Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, 'sarkmış-za'fa uğramıştır.'
Gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar.
وَٱلْمَلَكُ عَلَىٰٓ أَرْجَآئِهَا ۚ وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍۢ ثَمَٰنِيَةٌۭ ﴿17﴾
Melekler, etrafında toplanırlar ve Rabbinin arşını o gün, onların üstünde, sekiz melek taşır.
Melek(ler) ise, onun çevresi üzerindedir. O gün, Rabbinin arşını onların da üstünde sekiz (melek) taşır.
Melekler onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir.
يَوْمَئِذٍۢ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفَىٰ مِنكُمْ خَافِيَةٌۭ ﴿18﴾
O gün ahvaliniz öylesine meydana çıkarılır ki hiçbir şeyiniz gizli kalmaz.
Siz o gün arzolunursunuz; sizden yana hiçbir gizli (şey), gizli kalmaz.
(Ey insanlar! ) O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size ait hiçbir sır gizli kalmaz.
فَأَمَّا مَنْ أُوتِىَ كِتَٰبَهُۥ بِيَمِينِهِۦ فَيَقُولُ هَآؤُمُ ٱقْرَءُوا۟ كِتَٰبِيَهْ ﴿19﴾
Derken kimin kitabı, sağ yanından verilirse artık der ki: Gelin, işte okuyun kitabımı.
Artık kitabı sağ-eline verilen kişi, der ki: "Alın, kitabımı okuyun."
Kitabı sağ tarafından verilen:" Alın, kitabımı okuyun" der.
إِنِّى ظَنَنتُ أَنِّى مُلَٰقٍ حِسَابِيَهْ ﴿20﴾
Zaten ben biliyordum ki kıyamet günü kavuşacağım hesabıma.
"Çünkü ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış (anlamış)tım."
" Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum."
فَهُوَ فِى عِيشَةٍۢ رَّاضِيَةٍۢ ﴿21﴾
Artık o, razı olduğu bir yaşayış, bir zevk içindedir.
Artık o, hoşnut bir yaşama içindedir.
Artık o, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir,
فِى جَنَّةٍ عَالِيَةٍۢ ﴿22﴾
Yüce cennettedir.
Yüksek bir cennette.
Yüce bir cennette,
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌۭ ﴿23﴾
Meyveleri pek yakındır.
Devşirilecek (meyve ve eşsiz ürün)leri pek yakındır.
Meyveleri sarkmış halde.
كُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ هَنِيٓـًٔۢا بِمَآ أَسْلَفْتُمْ فِى ٱلْأَيَّامِ ٱلْخَالِيَةِ ﴿24﴾
Yiyin için, afiyetler olsun, geçmiş günlerdeki yaptıklarınızın karşılığı olarak.
"Geride kalan günlerde, 'peşin olarak sunduklarınıza karşılık olmak üzere,' afiyetle yiyin ve için."
(Onlara denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, afiyetle yeyin, için.
وَأَمَّا مَنْ أُوتِىَ كِتَٰبَهُۥ بِشِمَالِهِۦ فَيَقُولُ يَٰلَيْتَنِى لَمْ أُوتَ كِتَٰبِيَهْ ﴿25﴾
Ve ama kimin kitabı, sol yanından verilirse artık der ki: Keşke verilmeseydi kitabım.
Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi."
Kitabı sol tarafından verilene gelince, der ki:" Keşke, bana kitabım verilmeseydi!"
وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ ﴿26﴾
Ve keşke bilmeseydim, nedir hesabım.
"Hesabımı hiç bilmeseydim."
"Şu hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!"
يَٰلَيْتَهَا كَانَتِ ٱلْقَاضِيَةَ ﴿27﴾
Keşke ölümle olup bitseydi her işim.
"Keşke o (ölüm herşeyi) kesip bitirseydi.
Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi!
مَآ أَغْنَىٰ عَنِّى مَالِيَهْ ۜ ﴿28﴾
Bir fayda vermedi bana mallarım.
"Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı."
Malım bana hiç fayda sağlamadı;
هَلَكَ عَنِّى سُلْطَٰنِيَهْ ﴿29﴾
Helak olup gitti gücümkuvvetim.
"Güç ve kudretim yok olup gitti."
Saltanatım da benden (koptu), yok olup gitti.
خُذُوهُ فَغُلُّوهُ ﴿30﴾
Tutun onu da zincirle bağlayın.
(Allah buyruk verir:) "Onu tutuklayın, hemen bağlayın."
Onu yakalayın da, (ellerini boynuna) bağlayın;
ثُمَّ ٱلْجَحِيمَ صَلُّوهُ ﴿31﴾
Sonra koca cehenneme atın.
"Sonra çılgın alevlerin içine atın."
Sonra alevli ateşe atın onu!
ثُمَّ فِى سِلْسِلَةٍۢ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًۭا فَٱسْلُكُوهُ ﴿32﴾
Sonra da onu, boyu yetmiş zira, bir zincire vurun.
"Daha sonra onu, uzunluğu yetmiş arşın olan bir zincire vurup gönderin."
Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun!
إِنَّهُۥ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِٱللَّهِ ٱلْعَظِيمِ ﴿33﴾
Şüphe yok ki o, pek ulu Allah'a inanmazdı.
"Çünkü, o, büyük olan Allah'a iman etmiyordu."
Çünkü o, ulu Allah'a iman etmezdi,
وَلَا يَحُضُّ عَلَىٰ طَعَامِ ٱلْمِسْكِينِ ﴿34﴾
Ve yoksulun yiyeceğine bakmazdı.
"Yoksula yemek vermeye destekçi olmazdı."
Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi.
فَلَيْسَ لَهُ ٱلْيَوْمَ هَٰهُنَا حَمِيمٌۭ ﴿35﴾
Artık bugün, ona, burada bir dost yok.
"Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur."
Bu sebeple, bugün burada onun candan bir dostu yoktur.
وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍۢ ﴿36﴾
Ve irinden başka bir yemek de yok.
"İrin ve kan karışımından başka bir yemek yoktur."
İrinden başka yiyecek de yoktur.
لَّا يَأْكُلُهُۥٓ إِلَّا ٱلْخَٰطِـُٔونَ ﴿37﴾
Onu da ancak suçlular yer.
"Bunu da, hata edenlerden başkası yemez."
Onu (bile bile )hata işleyenlerden başkası yemez.
فَلَآ أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ ﴿38﴾
Artık iş, sizin sandığınız gibi değil, andolsun gördüğünüze.
Hayır; gördüklerinize yemin ederim,
Görebildikleriniz üzerine yemin ederim,
وَمَا لَا تُبْصِرُونَ ﴿39﴾
Ve görmediğinize.
Görmediklerinize de.
Ve göremediklerinize ki,
إِنَّهُۥ لَقَوْلُ رَسُولٍۢ كَرِيمٍۢ ﴿40﴾
Şüphe yok ki bu, kerem sahibi bir elçinin sözü elbet.
Hiç şüphesiz o (Kur'an), şerefli bir elçinin kesin sözüdür.
Hiç şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür.
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍۢ ۚ قَلِيلًۭا مَّا تُؤْمِنُونَ ﴿41﴾
Ve bu, şair sözü değil, ne de az inanırsınız.
O, bir şairin sözü değildir. Ne az inanıyorsunuz?
Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!
وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍۢ ۚ قَلِيلًۭا مَّا تَذَكَّرُونَ ﴿42﴾
Ve kahin sözü de değil, ne de az düşünürsünüz.
Bir kahinin de sözü değildir. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz?
Bir kahin sözü de değildir (o). Ne de az düşünüyorsunuz!
تَنزِيلٌۭ مِّن رَّبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ ﴿43﴾
Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.
Alemlerin Rabbinden bir indirilmedir.
(O), alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ ٱلْأَقَاوِيلِ ﴿44﴾
Ve eğer bize isnad ederek bazı laflar etseydi.
Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı.
Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı,
لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِٱلْيَمِينِ ﴿45﴾
Elbette onu kudretimizle alırdık.
Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.
Elbette onu kıskıvrak yakalardık.
ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ ٱلْوَتِينَ ﴿46﴾
Sonra da elbette şah damarını çeker koparırdık.
Sonra onun can damarını elbette keserdik.
Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık).
فَمَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَٰجِزِينَ ﴿47﴾
Artık buna mani olamazdı sizden hiçbir kimsecik.
O zaman, sizden hiç kimse araya girerek bunu kendisinden engelleyip-uzaklaştıramazdı.
Hiçbiriniz buna mani de olamazdınız.
وَإِنَّهُۥ لَتَذْكِرَةٌۭ لِّلْمُتَّقِينَ ﴿48﴾
Ve şüphe yok ki Kur'an, çekinenlere öğüttür.
Çünkü o (Kur'an, Allah'tan sakınan) muttakiler için bir öğüttür.
Doğrusu o (Kur'an), takva sahipleri için bir öğüttür.
وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنكُم مُّكَذِّبِينَ ﴿49﴾
Ve şüphe yok ki biz, elbette biliriz, sizden, yalanlayanlar vardır.
Elbette Biz, içinizde yalanlayanların bulunduğunu biliyoruz.
İçinizde (onu) yalan sayanlar bulunduğunu şüphesiz bilmekteyiz.
وَإِنَّهُۥ لَحَسْرَةٌ عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ ﴿50﴾
Ve şüphe yok ki Kur'an, kafirlere adeta bir hasrettir.
Gerçekten o (Kur'an), kafirler için bir hasrettir.
Muhakkak o, kafirler için bir iç yarasıdır.
وَإِنَّهُۥ لَحَقُّ ٱلْيَقِينِ ﴿51﴾
Ve şüphe yok ki o, elbette gerçeğin ta kendisidir.
Ve şüphesiz o, kesin bir gerçektir (hakku'l-yakîn).
Ve o, gerçekten kat'i bilginin ta kendisidir.
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ ﴿52﴾
Artık pek ulu Rabbinin adını anarak tenzih et onu.
Öyleyse, büyük Rabbini ismiyle tesbih et.
O halde, ulu Rabbinin adını yüceltip noksanlıklardan tenzih et.