بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ سَأَلَ سَآئِلٌۢ بِعَذَابٍۢ وَاقِعٍۢ ﴿1﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
İsteyen biri, istedi gelip çatacak azabı.
Alİ Bulaç
İstekte bulunan biri, (muhakkak) gerçekleşecek olan bir azabı istedi.
Diyanet Vakfı
Bir soran inecek azabı sordu:
لِّلْكَٰفِرِينَ لَيْسَ لَهُۥ دَافِعٌۭ ﴿2﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
O azabı ki kafirlerin başından defedecek yok.
Alİ Bulaç
Kafirler için olan bu (azabı) geri çevirecek yoktur.
Diyanet Vakfı
İnkarcılar için; ki onu savacak yoktur,
مِّنَ ٱللَّهِ ذِى ٱلْمَعَارِجِ ﴿3﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yüksek dereceler sahibi Allah'tandır.
Alİ Bulaç
(Bu azap) Yüce makamlar sahibi olan Allah'tandır.
Diyanet Vakfı
Yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından.
تَعْرُجُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ وَٱلرُّوحُ إِلَيْهِ فِى يَوْمٍۢ كَانَ مِقْدَارُهُۥ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍۢ ﴿4﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Melekler ve Ruh, kendilerine emredilen yere çıkarlar bir günde ki miktarı elli bin yıldır.
Alİ Bulaç
Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.
Diyanet Vakfı
Melekler ve Ruh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.
فَٱصْبِرْ صَبْرًۭا جَمِيلًا ﴿5﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Artık sabret güzel bir sabırla.
Alİ Bulaç
Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret.
Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Şimdi sen güzelce sabret.
إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُۥ بَعِيدًۭا ﴿6﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Şüphe yok ki onlar uzak görürler onu.
Alİ Bulaç
Çünkü, gerçekten onlar, bunu uzak görüyorlar.
Diyanet Vakfı
Doğrusu onlar, o azabı (ihtimalden) uzak görüyorlar.
وَنَرَىٰهُ قَرِيبًۭا ﴿7﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve bizse pek yakın görürüz onu.
Alİ Bulaç
Biz ise, onu pek yakın görüyoruz.
Diyanet Vakfı
Biz ise onu yakın görmekteyiz.
يَوْمَ تَكُونُ ٱلسَّمَآءُ كَٱلْمُهْلِ ﴿8﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
O gün gök, yağ tortusuna döner.
Alİ Bulaç
Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün;
Diyanet Vakfı
O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur.
وَتَكُونُ ٱلْجِبَالُ كَٱلْعِهْنِ ﴿9﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve dağlar, atılmış renkrenk pamuğa benzer.
Alİ Bulaç
Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak.
Diyanet Vakfı
Dağlar da atılmış yüne döner.
وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمًۭا ﴿10﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve hiçbir dost, dostunu sormaz.
Alİ Bulaç
(Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz.
Diyanet Vakfı
Dost, dostu sormaz.
يُبَصَّرُونَهُمْ ۚ يَوَدُّ ٱلْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِى مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍۭ بِبَنِيهِ ﴿11﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Birbirlerini görüp tanırlar da ve suçlu, o günün azabına karşılık oğlunu da vermek ister.
Alİ Bulaç
Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister;
Diyanet Vakfı
Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkar kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını,
وَصَٰحِبَتِهِۦ وَأَخِيهِ ﴿12﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Eşini de, kardeşini de.
Alİ Bulaç
Kendi eşini ve kardeşini,
Diyanet Vakfı
Karısını ve kardeşini,
وَفَصِيلَتِهِ ٱلَّتِى تُـْٔوِيهِ ﴿13﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Kendisini barındıran kabile halkını da.
Alİ Bulaç
Ve onu barındıran aşiretini de;
Diyanet Vakfı
Kendisini koruyup barındıran tüm ailesini
وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ جَمِيعًۭا ثُمَّ يُنجِيهِ ﴿14﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve kim varsa yeryüzünde hepsini de feda etmek ve sonra da kendini kurtarmak ister.
Alİ Bulaç
Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa.
Diyanet Vakfı
Ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.
كَلَّآ ۖ إِنَّهَا لَظَىٰ ﴿15﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Fakat imkanı yok; şüphe yok ki cehennem alevalev yanmadadır.
Alİ Bulaç
Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir:
Diyanet Vakfı
Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki, o (cehennem) alevlenen bir ateştir.
نَزَّاعَةًۭ لِّلشَّوَىٰ ﴿16﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ne el bırakmadadır, ne ayak, ne et bırakmadadır, ne deri.
Alİ Bulaç
Başın derisini kavurup-soyar.
Diyanet Vakfı
Derileri kavurup soyar.
تَدْعُوا۟ مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ ﴿17﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Çağırır dönüp gideni.
Alİ Bulaç
Yüz çevirip arkasını döneni çağırır-durur.
Diyanet Vakfı
Yüz çevirip geri döneni, (kendine) çağırır!
وَجَمَعَ فَأَوْعَىٰٓ ﴿18﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve toplayıp biriktireni.
Alİ Bulaç
(Durmaksızın mal ve servet) Toplayıp bir yerde (üstüste) yığmakta olanı.
Diyanet Vakfı
(Servet) toplayıp yığan kimseyi!.
۞ إِنَّ ٱلْإِنسَٰنَ خُلِقَ هَلُوعًا ﴿19﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Şüphe yok ki insan haris yaratılmıştır.
Alİ Bulaç
Gerçekten, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı.
Diyanet Vakfı
Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.
إِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ جَزُوعًۭا ﴿20﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Bir şerre uğrarsa bağırır, sızlanır.
Alİ Bulaç
Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar.
Diyanet Vakfı
Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder.
وَإِذَا مَسَّهُ ٱلْخَيْرُ مَنُوعًا ﴿21﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve bir hayır elde ederse vermez, kıskanır.
Alİ Bulaç
Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder).
Diyanet Vakfı
Ona imkan verildiğinde ise pinti kesilir.
إِلَّا ٱلْمُصَلِّينَ ﴿22﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ancak müstesnadır namaz kılanlar.
Alİ Bulaç
Ancak namaz kılanlar hariç;
Diyanet Vakfı
Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar,
ٱلَّذِينَ هُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ دَآئِمُونَ ﴿23﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Öylesine kılanlar ki namazlarını daima kılarlar.
Alİ Bulaç
Ki onlar, namazlarında süreklidirler.
Diyanet Vakfı
Ki, onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler;).
وَٱلَّذِينَ فِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّۭ مَّعْلُومٌۭ ﴿24﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve öyle kişilerdir onlar ki mallarında malum bir hak var.
Alİ Bulaç
Ve onların mallarında belirli bir hak vardır:
Diyanet Vakfı
Mallarında, belli bir hak vardır,
لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ ﴿25﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
İsteyene ve mahrum olana.
Alİ Bulaç
Yoksul ve yoksun olan(lar)için.
Diyanet Vakfı
Saile ve mahruma(vermek için).
وَٱلَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ ٱلدِّينِ ﴿26﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve öyle kişilerdir onlar ki ceza gününü gerçek bilirler.
Alİ Bulaç
Onlar, din gününü tasdik etmektedirler.
Diyanet Vakfı
Ceza (ve hesap) gününün doğruluğuna inananlar;
وَٱلَّذِينَ هُم مِّنْ عَذَابِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ ﴿27﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve öyle kişilerdir onlar ki Rablerinin azabından korkarlar.
Alİ Bulaç
Rablerinin azabına karşı (daimi) bir korku duymaktadırlar.
Diyanet Vakfı
Rab'lerinin azabından korkanlar,
إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍۢ ﴿28﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
şüphe yok ki Rablerinin azabından da kimse emin olamaz.
Alİ Bulaç
Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz.
Diyanet Vakfı
Ki Rab'lerinin azabı(na karşı) emin olunamaz;
وَٱلَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَٰفِظُونَ ﴿29﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve öyle kişilerdir onlar ki ırzlarını korurlar.
Alİ Bulaç
Ve onlar, ırzlarını (ferç) korurlar;
Diyanet Vakfı
Irzlarını koruyanlar
إِلَّا عَلَىٰٓ أَزْوَٰجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَٰنُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ ﴿30﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ancak eşleri ve temellük ettikleri müstesna ve artık bu hususta da kınanmazlar onlar.
Alİ Bulaç
Ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin malik olduğu başka; çünkü onlar (bunlardan dolayı) kınanmazlar.
Diyanet Vakfı
Ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz;
فَمَنِ ٱبْتَغَىٰ وَرَآءَ ذَٰلِكَ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْعَادُونَ ﴿31﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Bunlarda başkasını isteyenlere gelince, onlardır haddi aşanların ta kendileri.
Alİ Bulaç
Fakat bunun ötesini arayanlar, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.
Diyanet Vakfı
Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir,
وَٱلَّذِينَ هُمْ لِأَمَٰنَٰتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَٰعُونَ ﴿32﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve öyle kişilerdir onlar ki emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.
Alİ Bulaç
(Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyyen) riayet edenlerdir.
Diyanet Vakfı
Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler;
وَٱلَّذِينَ هُم بِشَهَٰدَٰتِهِمْ قَآئِمُونَ ﴿33﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve öyle kişilerdir onlar ki tanıklıklarında doğrudurlar.
Alİ Bulaç
Şahidliklerinde dosdoğru davrananlardır.
Diyanet Vakfı
Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar;
وَٱلَّذِينَ هُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ ﴿34﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve öyle kişilerdir onlar ki namazlarını korurlar.
Alİ Bulaç
Namazlarını (titizlikle) koruyanlardır.
Diyanet Vakfı
Namazlarını koruyanlar;
أُو۟لَٰٓئِكَ فِى جَنَّٰتٍۢ مُّكْرَمُونَ ﴿35﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
İşte onlardır cennetlerde ağırlananlar.
Alİ Bulaç
İşte onlar, cennetler içinde ağırlananlardır.
Diyanet Vakfı
İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
فَمَالِ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ ﴿36﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ne oluyor kafirlere ki sana doğru koşmadalar.
Alİ Bulaç
Şimdi inkar edenlere ne oluyor ki, boyunlarını sana uzatıp koşuyorlar.
Diyanet Vakfı
(Resulüm!) O kafirlere ne oluyor ki, sana doğru koşuyorlar?
عَنِ ٱلْيَمِينِ وَعَنِ ٱلشِّمَالِ عِزِينَ ﴿37﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Sağdan ve soldan parçaparça ve bölükbölük.
Alİ Bulaç
Sağ yandan ve sol yandan bölükler halinde.
Diyanet Vakfı
Bölük bölük sağından ve solundan(gelip etrafını sarıyorlar)
أَيَطْمَعُ كُلُّ ٱمْرِئٍۢ مِّنْهُمْ أَن يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍۢ ﴿38﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Onların her biri, Naim cennetine sokulacaklarını mı umuyorlar?
Alİ Bulaç
Onlardan her biri, nimetlerle donatılmış cennete gireceğini mi umuyor (tamah ediyor)?
Diyanet Vakfı
Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?
كَلَّآ ۖ إِنَّا خَلَقْنَٰهُم مِّمَّا يَعْلَمُونَ ﴿39﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Fakat imkanı yok; şüphe yok ki biz, onları, onların da bildikleri şeyden yarattık.
Alİ Bulaç
Hayır; doğrusu Biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Diyanet Vakfı
Hayır (hiç ummasınlar!) Şüphesiz biz onları, kendilerinin de bildikleri şeyden yarattık (fakat ibret almadılar, imana gelmediler).
فَلَآ أُقْسِمُ بِرَبِّ ٱلْمَشَٰرِقِ وَٱلْمَغَٰرِبِ إِنَّا لَقَٰدِرُونَ ﴿40﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Andolsun doğuların Rabbine ve batıların Rabbine, gerçekten de bizim gücümüz yeter.
Alİ Bulaç
Artık, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim; Biz gerçekten güç yetireniz;
Diyanet Vakfı
Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, bizim gücümüz yeter:
عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ خَيْرًۭا مِّنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ ﴿41﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Onlardan daha hayırlısını, yerlerine geçirmeye ve kimse önümüze geçemez.
Alİ Bulaç
Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarına getirip-değiştirmeye. Üstelik Bizim önümüze geçilemez.
Diyanet Vakfı
Şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter ve kimse bizim önümüze geçemez.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا۟ وَيَلْعَبُوا۟ حَتَّىٰ يُلَٰقُوا۟ يَوْمَهُمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ ﴿42﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Bırak artık onları dalsınlar daldıklarına ve oynasınlar oynadıklarıyla, kendilerine vaadedilen güne kavuşuncaya dek.
Alİ Bulaç
Şu halde sen, kendilerine vadedilen (azap) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp-oynasınlar, oyalansınlar.
Diyanet Vakfı
Ama sen onları (şimdilik) bırak da, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya dek dalsınlar, oynayadursunlar.
يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ ٱلْأَجْدَاثِ سِرَاعًۭا كَأَنَّهُمْ إِلَىٰ نُصُبٍۢ يُوفِضُونَ ﴿43﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
O gün, kabirlerinden çıkarlar da koşmaya başlarlar, sanki dikilmiş hedeflere yelmedeler.
Alİ Bulaç
Kabirlerinden koşarcasına çıkarılacakları gün, sanki onlar dikili birşeye yönelmiş gibidirler.
Diyanet Vakfı
O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar.
خَٰشِعَةً أَبْصَٰرُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۭ ۚ ذَٰلِكَ ٱلْيَوْمُ ٱلَّذِى كَانُوا۟ يُوعَدُونَ ﴿44﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Gözleri yerde, üstlerine aşağılık çökmüş; işte onlara vaadedilen gün, bugündür.
Alİ Bulaç
Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük' yüzlerini de bir zillet kaplamış; işte bu, kendilerine vadedilmekte olan (kıyamet ve azap) günüdür.
Diyanet Vakfı
Gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!