بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلْمُرْسَلَٰتِ عُرْفًۭا ﴿1﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Andolsun, ardı ardınca, iyilikle gönderilenlere.
Alİ Bulaç
Birbiri ardınca gönderilenlere andolsun;
Diyanet Vakfı
Yemin olsun, (iyiliklerle) birbiri peşinden gönderilenlere;
فَٱلْعَٰصِفَٰتِ عَصْفًۭا ﴿2﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Şiddetle esip yelenlere.
Alİ Bulaç
Derken kökünden koparıp savuranlara.
Diyanet Vakfı
Şiddetle eserek (zararlıları) savurup atanlara;
وَٱلنَّٰشِرَٰتِ نَشْرًۭا ﴿3﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Bulutları yayıp sürenlere.
Alİ Bulaç
Yaydıkça yayanlara.
Diyanet Vakfı
(Hakikat ve hayırları) yaydıkça yayanlara;
فَٱلْفَٰرِقَٰتِ فَرْقًۭا ﴿4﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Gerçekle aslı olmayanı ayırt edenlere.
Alİ Bulaç
Böylece ayırdıkça ayıranlara,
Diyanet Vakfı
(Hak ile batılı) birbirinden iyice ayıranlara;
فَٱلْمُلْقِيَٰتِ ذِكْرًا ﴿5﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Öğütleri telkin edenlere.
Alİ Bulaç
Zikr (vahy, öğüt) bırakanlara;
Diyanet Vakfı
Öğüt telkin edenlere;
عُذْرًا أَوْ نُذْرًا ﴿6﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Özürle suçu yok etmek hususunda olsun, yahut korkutma hususuna ait bulunsun.
Alİ Bulaç
Özür (suçu, eksikliği ortadan kaldırmak) veya uyarmak için.
Diyanet Vakfı
(Allah'a yönelenleri) arıtmak, (kötüleri) sakındırmak için.
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَٰقِعٌۭ ﴿7﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Şüphe yok ki size vaat edilen, mutlaka olacak.
Alİ Bulaç
Şüphesiz, size vaadedilen gerçekleşecektir.
Diyanet Vakfı
Bilin ki size vadolunan şey gerçekleşecek!
فَإِذَا ٱلنُّجُومُ طُمِسَتْ ﴿8﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yıldızların ışıkları sönünce.
Alİ Bulaç
Yıldızlar 'örtülüp (ışıkları) silindiği' zaman,
Diyanet Vakfı
Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman,
وَإِذَا ٱلسَّمَآءُ فُرِجَتْ ﴿9﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve gök yarılınca.
Alİ Bulaç
Gök yarıldığı zaman
Diyanet Vakfı
Gökkubbe yarıldığı zaman,
وَإِذَا ٱلْجِبَالُ نُسِفَتْ ﴿10﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve dağlar, yerlerinden kopup dümdüz olunca.
Alİ Bulaç
Dağlar, kökünden sökülüp savurulduğu zaman,
Diyanet Vakfı
Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman,
وَإِذَا ٱلرُّسُلُ أُقِّتَتْ ﴿11﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve peygamberler toplanınca.
Alİ Bulaç
Ve resuller de (şahitlik için) belli bir vakitte getirildiği zaman
Diyanet Vakfı
Peygamberlerin (ümmetleri hakkında şahitlik) vakti tayin edildiği zaman (artık kıyamet kopmuştur).
لِأَىِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ ﴿12﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Hangi gün için geciktirildi bunlar?
Alİ Bulaç
(Bu,) Hangi gün için ertelenmişti?
Diyanet Vakfı
(Bu alametler) hangi vakte ertelenmiştir?
لِيَوْمِ ٱلْفَصْلِ ﴿13﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ayırma günü için.
Alİ Bulaç
(Mü'mini müşrikten, haklıyı haksızdan) Ayırma günü için.
Diyanet Vakfı
Ayırım gününe.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ﴿14﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve nedir, bilir misin ayırma günü?
Alİ Bulaç
Bu ayırma gününü sana ne bildirdi?
Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Ayırım gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin!
وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿15﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Vay hallerine o gün yalanlayanların.
Alİ Bulaç
O gün, yalanlayanların vay haline.
Diyanet Vakfı
O gün (Peygamber'i ve ahireti) yalan sayanların vay haline!
أَلَمْ نُهْلِكِ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿16﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Önce gelenleri helak etmedik mi?
Alİ Bulaç
Biz, öncekileri helak etmedik mi?
Diyanet Vakfı
Biz, (bunlar gibi inkarcı olan) öncekileri helak etmedik mi?
ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ ٱلْءَاخِرِينَ ﴿17﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Sonra da son gelenleri tutar, katarız onlara.
Alİ Bulaç
Sonra arkadan gelenleri onların izinde yürüteceğiz.
Diyanet Vakfı
Sonra arkadakileri de onların ardına takacağız.
كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِٱلْمُجْرِمِينَ ﴿18﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Böyle yaparız günahkarlara.
Alİ Bulaç
İşte Biz, suçlu-günahkarlara böyle yapıyoruz.
Diyanet Vakfı
İşte biz suçlulara böyle yaparız!
وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿19﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Vay hallerine o gün yalanlayanların.
Alİ Bulaç
O gün, yalanlayanların vay haline.
Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّآءٍۢ مَّهِينٍۢ ﴿20﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Sizi, bayağı ve azıcık bir sudan yaratmadık mı?
Alİ Bulaç
Sizi basbayağı bir sudan yaratmadık mı?
Diyanet Vakfı
(Ey insanlar!) Biz sizi dayanıksız bir sudan yaratmadık mı?
فَجَعَلْنَٰهُ فِى قَرَارٍۢ مَّكِينٍ ﴿21﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Derken onu, karar edilecek kuvvetli bir yerde tutmadık mı?
Alİ Bulaç
Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.
Diyanet Vakfı
İşte o suyu, sağlam bir yere yerleştirdik.
إِلَىٰ قَدَرٍۢ مَّعْلُومٍۢ ﴿22﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Bilinen bir müddete dek.
Alİ Bulaç
Belli bir süreye kadar;
Diyanet Vakfı
Belli bir süreye kadar.
فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ ٱلْقَٰدِرُونَ ﴿23﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Derken taktir ettik yaratılışını, ne güzel de takdir ederiz biz.
Alİ Bulaç
İşte (buna) güç yetirdik. Demek ki, Biz ne güzel güç yetirenleriz.
Diyanet Vakfı
Biz buna güç yetirmişizdir. Ve bizim gücümüz ne büyüktür!
وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿24﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Vay hallerine o gün yalanlayanların.
Alİ Bulaç
O gün, yalanlayanların vay haline.
Diyanet Vakfı
O gün (hakikatleri) yalan sayanların vayhaline!
أَلَمْ نَجْعَلِ ٱلْأَرْضَ كِفَاتًا ﴿25﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yeryüzünü, bir toplantı yeri olarak halk etmedik mi?
Alİ Bulaç
Biz yeryüzünü bir toplanma yeri kılmadık mı?
Diyanet Vakfı
Biz, yeryüzünü toplanma yeri yapmadık mı?
أَحْيَآءًۭ وَأَمْوَٰتًۭا ﴿26﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Dirilere ve ölülere.
Alİ Bulaç
Dirilere ve ölülere.
Diyanet Vakfı
Dirilere ve ölülere.
وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَٰسِىَ شَٰمِخَٰتٍۢ وَأَسْقَيْنَٰكُم مَّآءًۭ فُرَاتًۭا ﴿27﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve orada, sabit ve metin dağlar yarattık ve sizi, tatlı suyla suvardık.
Alİ Bulaç
Ve onda sabit yüksek dağlar var etmedik mi? Size tatlı bir su içirmedik mi?
Diyanet Vakfı
Yeryüzünde haşmetli dağlar yarattık, sizlere tatlı sular içirdik..
وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿28﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Vay hallerine o gün yalanlayanların.
Alİ Bulaç
O gün, yalanlayanların vay haline.
Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
ٱنطَلِقُوٓا۟ إِلَىٰ مَا كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ ﴿29﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Haydi yürüyün yalanladığınıza doğru.
Alİ Bulaç
Kendisini yalanladığınız (azab)a gidin.
Diyanet Vakfı
(İnkarcılara o gün şöyle denilir:) yalan sayageldiğiniz azaba doğru gidin!
ٱنطَلِقُوٓا۟ إِلَىٰ ظِلٍّۢ ذِى ثَلَٰثِ شُعَبٍۢ ﴿30﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yürüyün üç kola ayrılmış gölgeye doğru.
Alİ Bulaç
Üç dala ayrılmış bir gölgeye gidin.
Diyanet Vakfı
Üç kola ayrılmış, bir gölgeğe gidin.
لَّا ظَلِيلٍۢ وَلَا يُغْنِى مِنَ ٱللَّهَبِ ﴿31﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ne gölgelendirir sizi o, ne alevden korur.
Alİ Bulaç
Ne gölge altında barındırır, ne (yakıcı) alevden korur.
Diyanet Vakfı
Ki ne gölgelendiren ne de alevden koruyandır.
إِنَّهَا تَرْمِى بِشَرَرٍۢ كَٱلْقَصْرِ ﴿32﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
O, köşk gibi kıvılcımlar fırlatır.
Alİ Bulaç
Gerçekten o, sanki her biri saray olan bir kıvılcım saçar.
Diyanet Vakfı
O, saray gibi kocaman kıvılcım saçar.
كَأَنَّهُۥ جِمَٰلَتٌۭ صُفْرٌۭ ﴿33﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Sanki o kıvılcımlar, birer sarı erkek devedir.
Alİ Bulaç
Her biri, sanki sapsarı erkek deve sürüleri gibidir.
Diyanet Vakfı
Her bir kıvılcım, sanki birer sarı deve gibidir.
وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿34﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Vay hallerine o gün yalanlayanların.
Alİ Bulaç
O gün, yalanlayanların vay haline.
Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
هَٰذَا يَوْمُ لَا يَنطِقُونَ ﴿35﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Bu, bir gündür ki söz söyleyemezler.
Alİ Bulaç
Bu, onların konuşamayacakları bir gündür.
Diyanet Vakfı
Bu, (kafirlerin) konuşamayacağı bir gündür.
وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ ﴿36﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Onlara izin de verilmez, özür getiremezler.
Alİ Bulaç
Ve onlara özür beyan etmeleri için izin verilmez.
Diyanet Vakfı
Onlara izin de verilmez ki (sözde) mazeretlerini beyan etsinler.
وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿37﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Vay hallerine o gün yalanlayanların.
Alİ Bulaç
O gün, yalanlayanların vay haline.
Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
هَٰذَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ۖ جَمَعْنَٰكُمْ وَٱلْأَوَّلِينَ ﴿38﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Budur ayırma günü, sizi de toplarız, öncekileri de.
Alİ Bulaç
Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri 'birarada topladık.'
Diyanet Vakfı
(O zaman şöyle denir:) Bu, ayırım günüdür. Sizi ve sizden öncekileri bir araya getirdik.
فَإِن كَانَ لَكُمْ كَيْدٌۭ فَكِيدُونِ ﴿39﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Artık bir düzeniniz varsa düzüp koşun.
Alİ Bulaç
Şayet kurabileceğiniz hileli bir düzeniniz varsa, durmaksızın bana karşı kurun.
Diyanet Vakfı
(Azaptan kurtulmanız için) bir hileniz varsa, gösterin bana hilenizi!
وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿40﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Vay hallerine o gün yalanlayanların.
Alİ Bulaç
O gün, yalanlayanların vay haline.
Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى ظِلَٰلٍۢ وَعُيُونٍۢ ﴿41﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Şüphe yok ki çekinenler, gölgeliklerdedir ve pınar başlarında,
Alİ Bulaç
Şüphesiz muttaki olanlar, gölgeliklerde ve pınar-başlarındadır;
Diyanet Vakfı
Şüphesiz (o gün) takva sahipleri, gölgeliklerde ve pınar başlarında,
وَفَوَٰكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ ﴿42﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
arzuladıkları meyveleri bulurlar.
Alİ Bulaç
Ve canlarının çekip-arzu ettiği meyveler (arasındadırlar).
Diyanet Vakfı
Canlarının çektiği çeşit çeşit meyveler arasındadırlar.
كُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ هَنِيٓـًٔۢا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿43﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yiyin ve için, afiyetler olsun yaptıklarınıza karşılık.
Alİ Bulaç
Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere, afiyetle yiyin ve için.
Diyanet Vakfı
(Kendilerine:) "İşlediklerinizin karşılığı olarak şimdi afiyetle yeyin için" (denir).
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ ﴿44﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Şüphe yok ki böyle mükafatlandırırız iyilik edenleri.
Alİ Bulaç
Elbette Biz, 'iyi ve güzel' davrananları işte böyle ödüllendiririz.
Diyanet Vakfı
İşte, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿45﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Vay hallerine o gün yalanlayanların.
Alİ Bulaç
O gün, yalanlayanların vay haline.
Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
كُلُوا۟ وَتَمَتَّعُوا۟ قَلِيلًا إِنَّكُم مُّجْرِمُونَ ﴿46﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yiyin ve geçinin az bir müddet, şüphe yok ki suçlularsınız siz.
Alİ Bulaç
(Sizler de dünyada) Yiyin ve biraz yararlanın. Çünkü siz, suçlu-günahkar kimselersiniz.
Diyanet Vakfı
(Ey inkarcılar!) Yeyiniz, (dünyadan) faydalanınız biraz! Gerçek şu ki, sizler suçlusunuz!
وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿47﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Vay hallerine o gün yalanlayanların.
Alİ Bulaç
O gün, yalanlayanların vay haline.
Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱرْكَعُوا۟ لَا يَرْكَعُونَ ﴿48﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Rüku edin denince onlara, rüku etmezler.
Alİ Bulaç
Onlara: "Rüku edin" denildiği zaman, rüku etmezler.
Diyanet Vakfı
Onlar, kendilerine: "Allah'ın huzurunda eğilin!" denildiği vakit eğilmezler:
وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿49﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Vay hallerine o gün yalanlayanların.
Alİ Bulaç
O gün, yalanlayanların vay haline.
Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
فَبِأَىِّ حَدِيثٍۭ بَعْدَهُۥ يُؤْمِنُونَ ﴿50﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Bundan sonra artık hangi söze inanırlar ki?
Alİ Bulaç
Artık onlar, bundan sonra hangi söze inanacaklar?
Diyanet Vakfı
Onlar artık bundan (Kur'an'dan) sonra hangi söze inanacaklar.