Skip to content
Text size 100%
Translation comparison

Compare Al-Mursalat Quran translations

Compare up to three verified translation editions verse by verse, including editions in two different languages.

Turkish editions (choose up to 3)

Changing languages or editions keeps the current surah and verse.

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلْمُرْسَلَٰتِ عُرْفًۭا ﴿1﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Andolsun, ardı ardınca, iyilikle gönderilenlere.

Alİ Bulaç

Birbiri ardınca gönderilenlere andolsun;

Diyanet Vakfı

Yemin olsun, (iyiliklerle) birbiri peşinden gönderilenlere;

فَٱلْعَٰصِفَٰتِ عَصْفًۭا ﴿2﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şiddetle esip yelenlere.

Alİ Bulaç

Derken kökünden koparıp savuranlara.

Diyanet Vakfı

Şiddetle eserek (zararlıları) savurup atanlara;

وَٱلنَّٰشِرَٰتِ نَشْرًۭا ﴿3﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bulutları yayıp sürenlere.

Alİ Bulaç

Yaydıkça yayanlara.

Diyanet Vakfı

(Hakikat ve hayırları) yaydıkça yayanlara;

فَٱلْفَٰرِقَٰتِ فَرْقًۭا ﴿4﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gerçekle aslı olmayanı ayırt edenlere.

Alİ Bulaç

Böylece ayırdıkça ayıranlara,

Diyanet Vakfı

(Hak ile batılı) birbirinden iyice ayıranlara;

فَٱلْمُلْقِيَٰتِ ذِكْرًا ﴿5﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Öğütleri telkin edenlere.

Alİ Bulaç

Zikr (vahy, öğüt) bırakanlara;

Diyanet Vakfı

Öğüt telkin edenlere;

عُذْرًا أَوْ نُذْرًا ﴿6﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Özürle suçu yok etmek hususunda olsun, yahut korkutma hususuna ait bulunsun.

Alİ Bulaç

Özür (suçu, eksikliği ortadan kaldırmak) veya uyarmak için.

Diyanet Vakfı

(Allah'a yönelenleri) arıtmak, (kötüleri) sakındırmak için.

إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَٰقِعٌۭ ﴿7﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki size vaat edilen, mutlaka olacak.

Alİ Bulaç

Şüphesiz, size vaadedilen gerçekleşecektir.

Diyanet Vakfı

Bilin ki size vadolunan şey gerçekleşecek!

فَإِذَا ٱلنُّجُومُ طُمِسَتْ ﴿8﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yıldızların ışıkları sönünce.

Alİ Bulaç

Yıldızlar 'örtülüp (ışıkları) silindiği' zaman,

Diyanet Vakfı

Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman,

وَإِذَا ٱلسَّمَآءُ فُرِجَتْ ﴿9﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve gök yarılınca.

Alİ Bulaç

Gök yarıldığı zaman

Diyanet Vakfı

Gökkubbe yarıldığı zaman,

وَإِذَا ٱلْجِبَالُ نُسِفَتْ ﴿10﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve dağlar, yerlerinden kopup dümdüz olunca.

Alİ Bulaç

Dağlar, kökünden sökülüp savurulduğu zaman,

Diyanet Vakfı

Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman,

وَإِذَا ٱلرُّسُلُ أُقِّتَتْ ﴿11﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve peygamberler toplanınca.

Alİ Bulaç

Ve resuller de (şahitlik için) belli bir vakitte getirildiği zaman

Diyanet Vakfı

Peygamberlerin (ümmetleri hakkında şahitlik) vakti tayin edildiği zaman (artık kıyamet kopmuştur).

لِأَىِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ ﴿12﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Hangi gün için geciktirildi bunlar?

Alİ Bulaç

(Bu,) Hangi gün için ertelenmişti?

Diyanet Vakfı

(Bu alametler) hangi vakte ertelenmiştir?

لِيَوْمِ ٱلْفَصْلِ ﴿13﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ayırma günü için.

Alİ Bulaç

(Mü'mini müşrikten, haklıyı haksızdan) Ayırma günü için.

Diyanet Vakfı

Ayırım gününe.

وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ﴿14﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve nedir, bilir misin ayırma günü?

Alİ Bulaç

Bu ayırma gününü sana ne bildirdi?

Diyanet Vakfı

(Resulüm!) Ayırım gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin!

وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿15﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vay hallerine o gün yalanlayanların.

Alİ Bulaç

O gün, yalanlayanların vay haline.

Diyanet Vakfı

O gün (Peygamber'i ve ahireti) yalan sayanların vay haline!

أَلَمْ نُهْلِكِ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿16﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Önce gelenleri helak etmedik mi?

Alİ Bulaç

Biz, öncekileri helak etmedik mi?

Diyanet Vakfı

Biz, (bunlar gibi inkarcı olan) öncekileri helak etmedik mi?

ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ ٱلْءَاخِرِينَ ﴿17﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sonra da son gelenleri tutar, katarız onlara.

Alİ Bulaç

Sonra arkadan gelenleri onların izinde yürüteceğiz.

Diyanet Vakfı

Sonra arkadakileri de onların ardına takacağız.

كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِٱلْمُجْرِمِينَ ﴿18﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Böyle yaparız günahkarlara.

Alİ Bulaç

İşte Biz, suçlu-günahkarlara böyle yapıyoruz.

Diyanet Vakfı

İşte biz suçlulara böyle yaparız!

وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿19﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vay hallerine o gün yalanlayanların.

Alİ Bulaç

O gün, yalanlayanların vay haline.

Diyanet Vakfı

O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّآءٍۢ مَّهِينٍۢ ﴿20﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sizi, bayağı ve azıcık bir sudan yaratmadık mı?

Alİ Bulaç

Sizi basbayağı bir sudan yaratmadık mı?

Diyanet Vakfı

(Ey insanlar!) Biz sizi dayanıksız bir sudan yaratmadık mı?

فَجَعَلْنَٰهُ فِى قَرَارٍۢ مَّكِينٍ ﴿21﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken onu, karar edilecek kuvvetli bir yerde tutmadık mı?

Alİ Bulaç

Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.

Diyanet Vakfı

İşte o suyu, sağlam bir yere yerleştirdik.

إِلَىٰ قَدَرٍۢ مَّعْلُومٍۢ ﴿22﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bilinen bir müddete dek.

Alİ Bulaç

Belli bir süreye kadar;

Diyanet Vakfı

Belli bir süreye kadar.

فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ ٱلْقَٰدِرُونَ ﴿23﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken taktir ettik yaratılışını, ne güzel de takdir ederiz biz.

Alİ Bulaç

İşte (buna) güç yetirdik. Demek ki, Biz ne güzel güç yetirenleriz.

Diyanet Vakfı

Biz buna güç yetirmişizdir. Ve bizim gücümüz ne büyüktür!

وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿24﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vay hallerine o gün yalanlayanların.

Alİ Bulaç

O gün, yalanlayanların vay haline.

Diyanet Vakfı

O gün (hakikatleri) yalan sayanların vayhaline!

أَلَمْ نَجْعَلِ ٱلْأَرْضَ كِفَاتًا ﴿25﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yeryüzünü, bir toplantı yeri olarak halk etmedik mi?

Alİ Bulaç

Biz yeryüzünü bir toplanma yeri kılmadık mı?

Diyanet Vakfı

Biz, yeryüzünü toplanma yeri yapmadık mı?

أَحْيَآءًۭ وَأَمْوَٰتًۭا ﴿26﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Dirilere ve ölülere.

Alİ Bulaç

Dirilere ve ölülere.

Diyanet Vakfı

Dirilere ve ölülere.

وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَٰسِىَ شَٰمِخَٰتٍۢ وَأَسْقَيْنَٰكُم مَّآءًۭ فُرَاتًۭا ﴿27﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve orada, sabit ve metin dağlar yarattık ve sizi, tatlı suyla suvardık.

Alİ Bulaç

Ve onda sabit yüksek dağlar var etmedik mi? Size tatlı bir su içirmedik mi?

Diyanet Vakfı

Yeryüzünde haşmetli dağlar yarattık, sizlere tatlı sular içirdik..

وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿28﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vay hallerine o gün yalanlayanların.

Alİ Bulaç

O gün, yalanlayanların vay haline.

Diyanet Vakfı

O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

ٱنطَلِقُوٓا۟ إِلَىٰ مَا كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ ﴿29﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Haydi yürüyün yalanladığınıza doğru.

Alİ Bulaç

Kendisini yalanladığınız (azab)a gidin.

Diyanet Vakfı

(İnkarcılara o gün şöyle denilir:) yalan sayageldiğiniz azaba doğru gidin!

ٱنطَلِقُوٓا۟ إِلَىٰ ظِلٍّۢ ذِى ثَلَٰثِ شُعَبٍۢ ﴿30﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yürüyün üç kola ayrılmış gölgeye doğru.

Alİ Bulaç

Üç dala ayrılmış bir gölgeye gidin.

Diyanet Vakfı

Üç kola ayrılmış, bir gölgeğe gidin.

لَّا ظَلِيلٍۢ وَلَا يُغْنِى مِنَ ٱللَّهَبِ ﴿31﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ne gölgelendirir sizi o, ne alevden korur.

Alİ Bulaç

Ne gölge altında barındırır, ne (yakıcı) alevden korur.

Diyanet Vakfı

Ki ne gölgelendiren ne de alevden koruyandır.

إِنَّهَا تَرْمِى بِشَرَرٍۢ كَٱلْقَصْرِ ﴿32﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O, köşk gibi kıvılcımlar fırlatır.

Alİ Bulaç

Gerçekten o, sanki her biri saray olan bir kıvılcım saçar.

Diyanet Vakfı

O, saray gibi kocaman kıvılcım saçar.

كَأَنَّهُۥ جِمَٰلَتٌۭ صُفْرٌۭ ﴿33﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sanki o kıvılcımlar, birer sarı erkek devedir.

Alİ Bulaç

Her biri, sanki sapsarı erkek deve sürüleri gibidir.

Diyanet Vakfı

Her bir kıvılcım, sanki birer sarı deve gibidir.

وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿34﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vay hallerine o gün yalanlayanların.

Alİ Bulaç

O gün, yalanlayanların vay haline.

Diyanet Vakfı

O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

هَٰذَا يَوْمُ لَا يَنطِقُونَ ﴿35﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bu, bir gündür ki söz söyleyemezler.

Alİ Bulaç

Bu, onların konuşamayacakları bir gündür.

Diyanet Vakfı

Bu, (kafirlerin) konuşamayacağı bir gündür.

وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ ﴿36﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onlara izin de verilmez, özür getiremezler.

Alİ Bulaç

Ve onlara özür beyan etmeleri için izin verilmez.

Diyanet Vakfı

Onlara izin de verilmez ki (sözde) mazeretlerini beyan etsinler.

وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿37﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vay hallerine o gün yalanlayanların.

Alİ Bulaç

O gün, yalanlayanların vay haline.

Diyanet Vakfı

O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

هَٰذَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ۖ جَمَعْنَٰكُمْ وَٱلْأَوَّلِينَ ﴿38﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Budur ayırma günü, sizi de toplarız, öncekileri de.

Alİ Bulaç

Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri 'birarada topladık.'

Diyanet Vakfı

(O zaman şöyle denir:) Bu, ayırım günüdür. Sizi ve sizden öncekileri bir araya getirdik.

فَإِن كَانَ لَكُمْ كَيْدٌۭ فَكِيدُونِ ﴿39﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık bir düzeniniz varsa düzüp koşun.

Alİ Bulaç

Şayet kurabileceğiniz hileli bir düzeniniz varsa, durmaksızın bana karşı kurun.

Diyanet Vakfı

(Azaptan kurtulmanız için) bir hileniz varsa, gösterin bana hilenizi!

وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿40﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vay hallerine o gün yalanlayanların.

Alİ Bulaç

O gün, yalanlayanların vay haline.

Diyanet Vakfı

O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى ظِلَٰلٍۢ وَعُيُونٍۢ ﴿41﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki çekinenler, gölgeliklerdedir ve pınar başlarında,

Alİ Bulaç

Şüphesiz muttaki olanlar, gölgeliklerde ve pınar-başlarındadır;

Diyanet Vakfı

Şüphesiz (o gün) takva sahipleri, gölgeliklerde ve pınar başlarında,

وَفَوَٰكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ ﴿42﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

arzuladıkları meyveleri bulurlar.

Alİ Bulaç

Ve canlarının çekip-arzu ettiği meyveler (arasındadırlar).

Diyanet Vakfı

Canlarının çektiği çeşit çeşit meyveler arasındadırlar.

كُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ هَنِيٓـًٔۢا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿43﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yiyin ve için, afiyetler olsun yaptıklarınıza karşılık.

Alİ Bulaç

Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere, afiyetle yiyin ve için.

Diyanet Vakfı

(Kendilerine:) "İşlediklerinizin karşılığı olarak şimdi afiyetle yeyin için" (denir).

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ ﴿44﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki böyle mükafatlandırırız iyilik edenleri.

Alİ Bulaç

Elbette Biz, 'iyi ve güzel' davrananları işte böyle ödüllendiririz.

Diyanet Vakfı

İşte, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿45﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vay hallerine o gün yalanlayanların.

Alİ Bulaç

O gün, yalanlayanların vay haline.

Diyanet Vakfı

O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

كُلُوا۟ وَتَمَتَّعُوا۟ قَلِيلًا إِنَّكُم مُّجْرِمُونَ ﴿46﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yiyin ve geçinin az bir müddet, şüphe yok ki suçlularsınız siz.

Alİ Bulaç

(Sizler de dünyada) Yiyin ve biraz yararlanın. Çünkü siz, suçlu-günahkar kimselersiniz.

Diyanet Vakfı

(Ey inkarcılar!) Yeyiniz, (dünyadan) faydalanınız biraz! Gerçek şu ki, sizler suçlusunuz!

وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿47﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vay hallerine o gün yalanlayanların.

Alİ Bulaç

O gün, yalanlayanların vay haline.

Diyanet Vakfı

O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱرْكَعُوا۟ لَا يَرْكَعُونَ ﴿48﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Rüku edin denince onlara, rüku etmezler.

Alİ Bulaç

Onlara: "Rüku edin" denildiği zaman, rüku etmezler.

Diyanet Vakfı

Onlar, kendilerine: "Allah'ın huzurunda eğilin!" denildiği vakit eğilmezler:

وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿49﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vay hallerine o gün yalanlayanların.

Alİ Bulaç

O gün, yalanlayanların vay haline.

Diyanet Vakfı

O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

فَبِأَىِّ حَدِيثٍۭ بَعْدَهُۥ يُؤْمِنُونَ ﴿50﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bundan sonra artık hangi söze inanırlar ki?

Alİ Bulaç

Artık onlar, bundan sonra hangi söze inanacaklar?

Diyanet Vakfı

Onlar artık bundan (Kur'an'dan) sonra hangi söze inanacaklar.

Quran recitationReady
Open audio