بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ نٓ ۚ وَٱلْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ ﴿1﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Nun, andolsun kaleme ve yazdıklarına.
Alİ Bulaç
Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.
Diyanet Vakfı
Nun. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki,
مَآ أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍۢ ﴿2﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Sen, Rabbinin nimeti sayesinde deli değilsin.
Alİ Bulaç
Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin.
Diyanet Vakfı
Sen -Rabbinin nimeti sayesinde- mecnun değilsin.
وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍۢ ﴿3﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve sana, tükenmez, minnetsiz bir mükafat var.
Alİ Bulaç
Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır.
Diyanet Vakfı
Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükafat vardır.
وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍۢ ﴿4﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve şüphe yok ki sen, pek büyük bir ahlaka sahipsin elbette.
Alİ Bulaç
Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.
Diyanet Vakfı
Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ ﴿5﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yakında sen de görürsün ve onlar da görürler.
Alİ Bulaç
Artık yakında göreceksin ve onlar da görecekler.
Diyanet Vakfı
(Sen de) göreceksin, onlar da görecekler,
بِأَييِّكُمُ ٱلْمَفْتُونُ ﴿6﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Deliliğe uğramış hanginiz?
Alİ Bulaç
Sizden, hanginizin 'fitneye tutulup-çıldırdığını.'
Diyanet Vakfı
Hanginizde delilik olduğunu yakında.
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعْلَمُ بِٱلْمُهْتَدِينَ ﴿7﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanı da daha iyi bilir ve o, doğru yolu bulanları da daha iyi bilir.
Alİ Bulaç
Elbette senin Rabbin, kimin Kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir; ve kimin hidayete erdiğini de daha iyi bilendir.
Diyanet Vakfı
Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen O'dur
فَلَا تُطِعِ ٱلْمُكَذِّبِينَ ﴿8﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Artık yalanlayanlara itaat etme.
Alİ Bulaç
Şu halde yalanlayanlara itaat etme.
Diyanet Vakfı
O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme!
وَدُّوا۟ لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ﴿9﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Onlara yumuşaklık göstermeni arzularlar, öyle hareket etsen onlar da yumuşaklık gösterirler.
Alİ Bulaç
Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı.
Diyanet Vakfı
Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍۢ مَّهِينٍ ﴿10﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve itaat etme çok yemin edenlerin, reyinde isabet bulunmayanların hiçbirine.
Alİ Bulaç
Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık,
Diyanet Vakfı
Şunların hiçbirine itaat etme: yemin edip duran, aşağılık,
هَمَّازٍۢ مَّشَّآءٍۭ بِنَمِيمٍۢ ﴿11﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ayıp arayan, kovucu ve söz getirip götürücüyle.
Alİ Bulaç
Alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren (gizlilik içinde söz ve haber taşıyan),
Diyanet Vakfı
(Herkesi) kötüleğen, söz götürüp getiren,
مَّنَّاعٍۢ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ ﴿12﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Hayrı tamamıyla meneden haddini aşmış suçluya.
Alİ Bulaç
Hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkar,
Diyanet Vakfı
Hayra engel olan, mütecaviz ve saldırgan günahkar,
عُتُلٍّۭ بَعْدَ ذَٰلِكَ زَنِيمٍ ﴿13﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ayrıca da çirkin ve kötü huylu soysuza.
Alİ Bulaç
Zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik;
Diyanet Vakfı
Kaba ve kötülükle damgalı,
أَن كَانَ ذَا مَالٍۢ وَبَنِينَ ﴿14﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Malmülk ve evlat sahibi bile olsa.
Alİ Bulaç
Mal (servet) ve çocuklar sahibi oldu diye,
Diyanet Vakfı
Mal ve oğullar sahibi olmuş diye (böyle yolunu şaşırmış)
إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِ ءَايَٰتُنَا قَالَ أَسَٰطِيرُ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿15﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ona ayetlerimizi okuyunca eskilere ait masallar dedi.
Alİ Bulaç
Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: "(Bunlar) Eskilerin uydurma masallarıdır" diyen.
Diyanet Vakfı
Ona ayetlerimiz okunduğu zaman o, "Öncekilerin masalları!" der.
سَنَسِمُهُۥ عَلَى ٱلْخُرْطُومِ ﴿16﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Büyüyüp bir hortuma dönen burnuna, yakında bir damga vururuz.
Alİ Bulaç
Yakında Biz onun hortumu (burnu) üzerine damga vuracağız.
Diyanet Vakfı
Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (kibirini kırıp rezil edeceğiz).
إِنَّا بَلَوْنَٰهُمْ كَمَا بَلَوْنَآ أَصْحَٰبَ ٱلْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا۟ لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ ﴿17﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve biz, onları açlıkla, kıtlıkla sınarız, nitekim o bahçe sahiplerini de sınamıştık; hani, sabahleyin erkenden, bahçelerindeki mahsulü kesmeye ant içmişlerdi.
Alİ Bulaç
Gerçek şu ki, Biz o bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi, bunlara da bela verdik. Hani onlar, sabah vakti (erkenden ve kimseye haber vermeden) onu (bahçeyi) mutlaka devşireceklerine dair and içmişlerdi.
Diyanet Vakfı
Biz, vaktiyle "bahçe sahipleri" ne bela verdiğimiz gibi, onlara da bela verdik. Hani onlar (bahçe sahipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi.
وَلَا يَسْتَثْنُونَ ﴿18﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve Tanrı dilerse de dememişlerdi.
Alİ Bulaç
(Bu konuda) Hiçbir istisna yapmıyorlardı.
Diyanet Vakfı
Onlar istisna da etmiyorlardı.
فَطَافَ عَلَيْهَا طَآئِفٌۭ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَآئِمُونَ ﴿19﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Halbuki bahçenin üstünde, Rabbinden gelen bir felaket dolaşmadaydı ki onlar uyuyorlardı.
Alİ Bulaç
Fakat onlar, uyuyorlarken, Rabbin tarafından dolaşıp-gelen bir bela' onun üstünü sarıp-kuşatıverdi.
Diyanet Vakfı
Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir afet (ateş) bahçeyi sarıverdi de,
فَأَصْبَحَتْ كَٱلصَّرِيمِ ﴿20﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Derken bahçe, bütün mahsulü kesilip biçilmiş, kupkuru çorak bir yere, bir çöle dönmüştü.
Alİ Bulaç
Sonunda (bahçe) kökünden kuruyup-kapkara kesildi.
Diyanet Vakfı
Bahçe kapkara kesildi.
فَتَنَادَوْا۟ مُصْبِحِينَ ﴿21﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Sabahleyin birbirlerine sesleniyorlardı.
Alİ Bulaç
Nihayet sabah vakti birbirlerine seslendiler.
Diyanet Vakfı
Sabah olurken birbirlerine seslendiler.
أَنِ ٱغْدُوا۟ عَلَىٰ حَرْثِكُمْ إِن كُنتُمْ صَٰرِمِينَ ﴿22﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Mahsulünüzü kesip devşirecekseniz erkence koşun, gidin.
Alİ Bulaç
"Eğer ürününüzü devşirecekseniz erkence kalkıp-çıkın."
Diyanet Vakfı
"Madem devşireceksiniz, hadi erkenden mahsülünüzün başına gidin!" diye.
فَٱنطَلَقُوا۟ وَهُمْ يَتَخَٰفَتُونَ ﴿23﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Derken yola düştüler ve birbirlerine de gizlice diyorlardı ki.
Alİ Bulaç
Derken, aralarında fısıldaşarak çıkıp-gittiler:
Diyanet Vakfı
Derken yürüyorlardı; fısıldaşıyorlardı.
أَن لَّا يَدْخُلَنَّهَا ٱلْيَوْمَ عَلَيْكُم مِّسْكِينٌۭ ﴿24﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Bugün hiçbir yoksula yol vermeyin, yanınıza gelmesin sakın.
Alİ Bulaç
"Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girip de karşınıza çıkmasın."
Diyanet Vakfı
"Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın"diye.
وَغَدَوْا۟ عَلَىٰ حَرْدٍۢ قَٰدِرِينَ ﴿25﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve kendilerini, yoksulları men etmeye güçleri yeter sanarak erkenden gittiler.
Alİ Bulaç
(Yoksulları) Engellemeye güçleri yetebilirmiş gibi erkenden gittiler.
Diyanet Vakfı
(Evet yoksullara yardıma) güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düştüler.
فَلَمَّا رَأَوْهَا قَالُوٓا۟ إِنَّا لَضَآلُّونَ ﴿26﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Bahçeyi görünce gerçekten de dediler, elbette yolumuzu şaşırdık.
Alİ Bulaç
Ama onu görünce: "Muhakkak biz (gideceğimiz yeri) şaşırmışız" dediler.
Diyanet Vakfı
Fakat bahçeyi gördüklerinde: Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız! dediler.
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ﴿27﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Hayır dediler, biz mahrum olup gitmişiz.
Alİ Bulaç
"Hayır, biz (herşeyden ve bütün servetimizden) yoksun bırakıldık."
Diyanet Vakfı
Yok yok, doğrusu biz mahrum bırakılmışız!
قَالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ ﴿28﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
İçlerinden en iyileri, ben demedim miydi size dedi, mabudunuzu tenzih etseniz ne olurdu.
Alİ Bulaç
(İçlerinde) Mutedil olan biri dedi ki: "Ben size dememiş miydim? (Allah'ı) Tesbih edip yüceltmeniz gerekmez miydi?"
Diyanet Vakfı
İçlerinden en makul olanı şöyle dedi: Ben size "Rabbinizi tesbih etsenize" dememiş miydim?
قَالُوا۟ سُبْحَٰنَ رَبِّنَآ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ ﴿29﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Dediler ki: Şanı yücedir Rabbimizin, gerçekten de zalimlerden olduk biz.
Alİ Bulaç
Dediler ki: "Rabbimiz Seni tesbih eder, yüceltiriz; gerçekten bizler zalim imişiz."
Diyanet Vakfı
Rabbimizi tesbih ederiz; doğrusu biz (kendi kendimize) yazık etmişiz, dediler.
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍۢ يَتَلَٰوَمُونَ ﴿30﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Bir birlerine dönerek birbirlerini kınamaya başladılar.
Alİ Bulaç
Şimdi birbirlerine karşı kendilerini kınamaya başladılar.
Diyanet Vakfı
Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
قَالُوا۟ يَٰوَيْلَنَآ إِنَّا كُنَّا طَٰغِينَ ﴿31﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yazıklar olsun bize dediler, gerçekten de azmışız biz.
Alİ Bulaç
"Yazıklar bize, gerçekten bizler azgınmışız" dediler.
Diyanet Vakfı
(Nihayet) şöyle dediler: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz.
عَسَىٰ رَبُّنَآ أَن يُبْدِلَنَا خَيْرًۭا مِّنْهَآ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا رَٰغِبُونَ ﴿32﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Umulur ki Rabbimiz, onun yerine bize daha da hayırlısını verir, gerçekten de biz, Rabbimizi dilemede, ondan istemedeyiz.
Alİ Bulaç
"Belki Rabbimiz, onun yerine daha hayırlısını verir; şüphesiz biz, yalnızca Rabbimiz'e rağbet eden kimseleriz."
Diyanet Vakfı
Belki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz (artık) Rabbimizi(O'nun hoşnutluğunu) arzuluyoruz.
كَذَٰلِكَ ٱلْعَذَابُ ۖ وَلَعَذَابُ ٱلْءَاخِرَةِ أَكْبَرُ ۚ لَوْ كَانُوا۟ يَعْلَمُونَ ﴿33﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
İşte bunun gibidir azap ve elbette ahiret azabı, daha da büyüktür bilirseniz.
Alİ Bulaç
İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise, muhakkak çok daha büyüktür; bir bilseler.
Diyanet Vakfı
İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ﴿34﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Şüphe yok ki çekinenlere, Rableri katında Naim cennetleri var.
Alİ Bulaç
Doğrusu, muttaki olanlar için Rableri Katında nimetlerle donatılmış cennetler vardır.
Diyanet Vakfı
Şu da muhakkak ki, takva sahipleri için Rableri katında nimetleri bol cennetler vardır.
أَفَنَجْعَلُ ٱلْمُسْلِمِينَ كَٱلْمُجْرِمِينَ ﴿35﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Artık Müslümanları da suçlularla bir mi tutacağız?
Alİ Bulaç
Öyleyse, Müslümanları suçlu-günahkar olanlar gibi (eşit) kılar mıyız?
Diyanet Vakfı
Öyle ya, (Allah'a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkarlar gibi tutar mıyız hiç?
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ ﴿36﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ne oldu size ki? Nasıl hükmediyorsunuz?
Alİ Bulaç
Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
Diyanet Vakfı
Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
أَمْ لَكُمْ كِتَٰبٌۭ فِيهِ تَدْرُسُونَ ﴿37﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yoksa size mahsus bir kitap var da oradan mı okuyorsunuz.
Alİ Bulaç
Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var?
Diyanet Vakfı
Yoksa size ait bir kitap var da, (bu batıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ ﴿38﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Orada, neyi beğenir, isterseniz sizindir diye mi yazılı?
Alİ Bulaç
İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye.
Diyanet Vakfı
Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
أَمْ لَكُمْ أَيْمَٰنٌ عَلَيْنَا بَٰلِغَةٌ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ ۙ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ ﴿39﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yoksa hükmü kıyametedek sürecek antlar mı ettik size, şüphe yok ki ne buyurursanız o olacak sizin için diye?
Alİ Bulaç
Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye.
Diyanet Vakfı
Yoksa, "Ne hükmederseniz mutlaka sizindir" diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
سَلْهُمْ أَيُّهُم بِذَٰلِكَ زَعِيمٌ ﴿40﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Onlara sor, bunlara kefil olan kimmiş içlerinden?
Alİ Bulaç
Onlara sor: "Hangisi bunun savunuculuğunu yapacak?
Diyanet Vakfı
Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
أَمْ لَهُمْ شُرَكَآءُ فَلْيَأْتُوا۟ بِشُرَكَآئِهِمْ إِن كَانُوا۟ صَٰدِقِينَ ﴿41﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yoksa ortakları mı var? Doğru söylüyorlarsa gelsinler bakalım ortaklarıyla.
Alİ Bulaç
Yoksa onların ortakları mı var? Şu halde eğer doğru sözlü kimselerse, ortaklarını getirsinler.
Diyanet Vakfı
Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler ortaklarını!
يَوْمَ يُكْشَفُ عَن سَاقٍۢ وَيُدْعَوْنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ ﴿42﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
O gün, işler güçleşir ve secdeye davet edilirler, derken güçleri yetmez.
Alİ Bulaç
Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler.
Diyanet Vakfı
O gün incikten açılır ve secdeye davet edilirler; fakat güç getiremezler.
خَٰشِعَةً أَبْصَٰرُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۭ ۖ وَقَدْ كَانُوا۟ يُدْعَوْنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ وَهُمْ سَٰلِمُونَ ﴿43﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Gözleri yere dikilir, üstlerine aşağılık çöker ve gerçekten de sağ esenken de secdeye davet edilmişlerdir de secde etmemişlerdi.
Alİ Bulaç
Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük', kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi.
Diyanet Vakfı
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde etmiyorlardı).
فَذَرْنِى وَمَن يُكَذِّبُ بِهَٰذَا ٱلْحَدِيثِ ۖ سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ ﴿44﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Artık sen, bu sözü yalanlayanı bırak bana, biz onları yavaşyavaş, hiç bilmedikleri yerden cehenneme çekerdururuz.
Alİ Bulaç
Artık bu sözü yalan sayanı sen Bana bırak. Biz onları, bilmeyecekleri bir yönden derece derece (azaba) yaklaştıracağız.
Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen bu sözü (Kur'an'ı) yalan sayanı bana bırak (kendini üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştırıyoruz.
وَأُمْلِى لَهُمْ ۚ إِنَّ كَيْدِى مَتِينٌ ﴿45﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve onlara mühlet vermedeyim, fakat şüphe yok ki azabım, pek kuvvetlidir.
Alİ Bulaç
Ben, onlara süre tanıyorum. Elbette Benim düzenim (cezalandırmam) sapasağlamdır.
Diyanet Vakfı
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim fendim çok sağlamdır!
أَمْ تَسْـَٔلُهُمْ أَجْرًۭا فَهُم مِّن مَّغْرَمٍۢ مُّثْقَلُونَ ﴿46﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yoksa onlardan ücret istiyorsun da derken onlar da ağır bir borç altında mı kaldılar?
Alİ Bulaç
Sen, onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, onlar, haksız bir borçtan dolayı ağır bir yük altında kalmışlar?
Diyanet Vakfı
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
أَمْ عِندَهُمُ ٱلْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ ﴿47﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Yoksa gizli alem, onların yanında da onu mu yazıyorlar?
Alİ Bulaç
Yoksa gayb (görünmeyenin bilgisi) onların yanında mıdır ki, kendileri yazıp duruyorlar?
Diyanet Vakfı
Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
فَٱصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ ٱلْحُوتِ إِذْ نَادَىٰ وَهُوَ مَكْظُومٌۭ ﴿48﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Artık sabret Rabbinin hükmüne ve balıkla arkadaş olana benzeme; hani o, dertten boğulmuş bir halde Rabbine nida etmişti.
Alİ Bulaç
Şimdi sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; hani o, içi kahır dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu.
Diyanet Vakfı
Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
لَّوْلَآ أَن تَدَٰرَكَهُۥ نِعْمَةٌۭ مِّن رَّبِّهِۦ لَنُبِذَ بِٱلْعَرَآءِ وَهُوَ مَذْمُومٌۭ ﴿49﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Rabbinden bir nimet erişmeseydi ona elbette bir yere, fena bir halde bırakılır giderdi.
Alİ Bulaç
Eğer Rabbinden bir nimet ona ulaşmasaydı, mutlaka yerilmiş ve çıplak bir durumda (karaya) atılmış olacaktı.
Diyanet Vakfı
Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
فَٱجْتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَجَعَلَهُۥ مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿50﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Derken Rabbi, onu seçti de temiz kişilerden kıldı.
Alİ Bulaç
Fakat Rabbi onu seçti ve onu salih olanlardan kıldı.
Diyanet Vakfı
Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu salihlerden kıldı.
وَإِن يَكَادُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَٰرِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا۟ ٱلذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُۥ لَمَجْنُونٌۭ ﴿51﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ve az kalmıştı ki kafirler, Kur'an'ı duydukları zaman seni gözleriyle yiyip helak etsinler ve derlerdi ki: Şüphe yok, bu, bir deli elbette.
Alİ Bulaç
O inkar edenler, zikri (Kur'an'ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. "O, gerçekten bir delidir" diyorlar.
Diyanet Vakfı
O inkar edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hala da (kin ve hasetlerinden:) "Hiç şüphe yok o bir delidir" derler.
وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكْرٌۭ لِّلْعَٰلَمِينَ ﴿52﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Halbuki o, ancak alemlere bir öğüttür.
Alİ Bulaç
Oysa o (Kur'an), alemlere bir zikr (öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref)den başka bir şey değildir.
Diyanet Vakfı
Oysa o (Kur'an), alemler için ancak bir öğüttür.