Skip to content
Text size 100%
Translation comparison

Compare Al-Qamar Quran translations

Compare up to three verified translation editions verse by verse, including editions in two different languages.

Turkish editions (choose up to 3)

Changing languages or editions keeps the current surah and verse.

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ ٱقْتَرَبَتِ ٱلسَّاعَةُ وَٱنشَقَّ ٱلْقَمَرُ ﴿1﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yaklaştı kıyamet ve yarıldı ay.

Alİ Bulaç

Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve ay yarıldı.

Diyanet Vakfı

Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.

وَإِن يَرَوْا۟ ءَايَةًۭ يُعْرِضُوا۟ وَيَقُولُوا۟ سِحْرٌۭ مُّسْتَمِرٌّۭ ﴿2﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve onlar, bir delil gördüler mi yüz çevirirler de sürüp giden bir büyü derler.

Alİ Bulaç

Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve: "(Bu,) Süregelen bir büyüdür" derler.

Diyanet Vakfı

Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür, derler.

وَكَذَّبُوا۟ وَٱتَّبَعُوٓا۟ أَهْوَآءَهُمْ ۚ وَكُلُّ أَمْرٍۢ مُّسْتَقِرٌّۭ ﴿3﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve yalanlarlar ve dileklerine uyarlar ve her iş, kararlaştırılmıştır.

Alİ Bulaç

Yalanladılar ve kendi heva (istek ve tutku)larına uydular; oysa her iş 'sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır.'

Diyanet Vakfı

Yalanladılar ve kendi heveslerine uydular. Halbuki her işin ulaşacağı yeri vardır.

وَلَقَدْ جَآءَهُم مِّنَ ٱلْأَنۢبَآءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ ﴿4﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun, öyle haberler geldi onlara ki o haberlerde onları vazgeçirecek, onlara öğüt verecek şeyler vardı.

Alİ Bulaç

Andolsun, onlara (kendilerini şirkten ve bozulmalardan) caydırıp vazgeçirtecek nice haberler geldi.

Diyanet Vakfı

Andolsun onlara, kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir.

حِكْمَةٌۢ بَٰلِغَةٌۭ ۖ فَمَا تُغْنِ ٱلنُّذُرُ ﴿5﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yüksek hikmet vardı, derken korkutuşlar fayda vermedi gitti.

Alİ Bulaç

(Ki her biri) Doruğunda-olgunlaşmış hikmettir. Fakat uyarmalar bir yarar sağlamıyor.

Diyanet Vakfı

Bu büyük bir hikmettir. Fakat (yüz çevirene) uyarılar ne fayda verir!

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ ۘ يَوْمَ يَدْعُ ٱلدَّاعِ إِلَىٰ شَىْءٍۢ نُّكُرٍ ﴿6﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık yüz çevir onlardan; o gün çağıran, hoşlanılmayan birşeye çağırır.

Alİ Bulaç

Öyleyse sen onlardan yüz çevir. O çağırıcının 'ne tanınmış, ne görülmüş' bir şeye çağıracağı gün...

Diyanet Vakfı

Çağıranın görülmemiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir.

خُشَّعًا أَبْصَٰرُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ ٱلْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌۭ مُّنتَشِرٌۭ ﴿7﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gözleri yerde, kabirlerden çıkarlar, sanki onlar, dağılmış çekirgelerdir.

Alİ Bulaç

Gözleri 'zillet ve dehşetten düşmüş olarak', sanki 'yayılan' çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar.

Diyanet Vakfı

Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde kabirlerden çıkarlar.

مُّهْطِعِينَ إِلَى ٱلدَّاعِ ۖ يَقُولُ ٱلْكَٰفِرُونَ هَٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌۭ ﴿8﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yönelirler çağırana; kafirler, bugün derler, ne de zorlu gün.

Alİ Bulaç

Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken, kafirler derler ki: "Bu, zorlu bir gün."

Diyanet Vakfı

Davetçiye koşarlarken o esnada kafirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.

۞ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍۢ فَكَذَّبُوا۟ عَبْدَنَا وَقَالُوا۟ مَجْنُونٌۭ وَٱزْدُجِرَ ﴿9﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onlardan önce Nuh kavmi de kulumuzu yalanlamıştı ve delil dediler ona, pek fena incittiler onu.

Alİ Bulaç

Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuz (Nuh)u yalanladılar ve: "Delidir" dediler. O 'baskı altına alınıp engellenmişti.'

Diyanet Vakfı

Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.

فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنِّى مَغْلُوبٌۭ فَٱنتَصِرْ ﴿10﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken Rabbine dua etti: Şüphe yok ki altoldum ben, artık sen yardım et bana.

Alİ Bulaç

Sonunda Rabbine dua etti: "Gerçekten ben, yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen (bu kafir toplumdan) intikam al."

Diyanet Vakfı

Bunun üzerine, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı.

فَفَتَحْنَآ أَبْوَٰبَ ٱلسَّمَآءِ بِمَآءٍۢ مُّنْهَمِرٍۢ ﴿11﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken açtık göklerin kapılarını da şarıl şarıl ardı gelmez yağmurlar yağdırdık.

Alİ Bulaç

Biz de 'bardaktan boşanırcasına akan' bir su ile göğün kapılarını açtık.

Diyanet Vakfı

Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık.

وَفَجَّرْنَا ٱلْأَرْضَ عُيُونًۭا فَٱلْتَقَى ٱلْمَآءُ عَلَىٰٓ أَمْرٍۢ قَدْ قُدِرَ ﴿12﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve yerden de sular fışkırttık, derken sular, mukadder bir emre göre birleşti.

Alİ Bulaç

Yeri de 'coşkun kaynaklar' halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı (hükmümüzü gerçekleştirmek üzere) birleşti.

Diyanet Vakfı

Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. (Her iki) su, takdir edilmiş bir işin olması için birleşmişti.

وَحَمَلْنَٰهُ عَلَىٰ ذَاتِ أَلْوَٰحٍۢ وَدُسُرٍۢ ﴿13﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve onu, tahtalardan yapılmış ve mıhlarla kenetlenmiş bir gemide taşıdık.

Alİ Bulaç

Ve onu da tahtalar ve çiviler(le inşa edilmiş gemi) üzerinde taşıdık;

Diyanet Vakfı

Nuh'u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.

تَجْرِى بِأَعْيُنِنَا جَزَآءًۭ لِّمَن كَانَ كُفِرَ ﴿14﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gözümüzün önünde akıp giderdi; bir mükafattı nankörlük görene.

Alİ Bulaç

Gözlerimiz önünde akıp-gitmekteydi. (Kendisi ve getirdikleri) İnkar edilmiş-nankörlük edilmiş olan (Nuh)a bir mükafaat olmak üzere.

Diyanet Vakfı

İnkar edilmiş olana (Nuh'a) bir mükafat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.

وَلَقَد تَّرَكْنَٰهَآ ءَايَةًۭ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍۢ ﴿15﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki bir delil olarak bıraktık onu, fakat bir ibret alan mı var?

Alİ Bulaç

Andolsun, Biz bunu bir ayet olarak bıraktık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?

Diyanet Vakfı

Andolsun ki onu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur?

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ ﴿16﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken nasıldı azabım benim ve korkutuşlarım?

Alİ Bulaç

Şu halde Benim azabım ve uyarıp-korkutmam nasılmış?

Diyanet Vakfı

Benim azabım ve uyarılarım nasılmış!

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍۢ ﴿17﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun öğüt ve ibret için Kur'an'ı kolaylaştırdık, fakat bir ibret alan mı var?

Alİ Bulaç

Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?

Diyanet Vakfı

Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?

كَذَّبَتْ عَادٌۭ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ ﴿18﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Âd da yalanlamıştı, derken nasıldı azabım benim ve korkutuşlarım?

Alİ Bulaç

Ad (kavmi) de yalanladı. Şu halde Benim azabım ve uyarmam nasılmış?

Diyanet Vakfı

Ad kavmi (Peygamberleri Hud'u) yalanladı da azabım ve tehdidim nasılmış (gördüler).

إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًۭا صَرْصَرًۭا فِى يَوْمِ نَحْسٍۢ مُّسْتَمِرٍّۢ ﴿19﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki sürüp giden uğursuz bir günde onlara bir kasırgadır yolladık.

Alİ Bulaç

Biz, o uğursuz (felaket yüklü ve) sürekli bir günde üzerlerine 'kulakları patlatan bir kasırga' gönderdik.

Diyanet Vakfı

Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgar gönderdik.

تَنزِعُ ٱلنَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍۢ مُّنقَعِرٍۢ ﴿20﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onları kökünden koparmadaydı, sanki köklerinden kopup baş aşağı devrilen hurma kütükleriydi onlar.

Alİ Bulaç

İnsanları söküp atıyordu; sanki onlar, kökünden sökülüp-kopmuş hurma kütükleriymiş gibi.

Diyanet Vakfı

O rüzgar, insanları, sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ ﴿21﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken nasıldı azabım benim ve korkutuşlarım?

Alİ Bulaç

Şu halde Benim azabım ve uyarmam nasılmış?

Diyanet Vakfı

Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍۢ ﴿22﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki öğüt ve ibret için Kur'an'ı kolaylaştırdık, fakat bir ibret alan mı var?

Alİ Bulaç

Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?

Diyanet Vakfı

Andolsun biz Kur'an'ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?

كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِٱلنُّذُرِ ﴿23﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Semud da korkutucuları yalanladı.

Alİ Bulaç

Semud (kavmi) de uyarıları yalanladı.

Diyanet Vakfı

Semud kavmi de uyarıcıları yalanladı.

فَقَالُوٓا۟ أَبَشَرًۭا مِّنَّا وَٰحِدًۭا نَّتَّبِعُهُۥٓ إِنَّآ إِذًۭا لَّفِى ضَلَٰلٍۢ وَسُعُرٍ ﴿24﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken bizden bir adama mı uyacağız dediler, gerçekten de o zaman elbette sapıklığa düşeriz, ateşlere yanarkavruluruz.

Alİ Bulaç

Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz."

Diyanet Vakfı

"Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz" dediler.

أَءُلْقِىَ ٱلذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنۢ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌۭ ﴿25﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vahiy, içimizden gelegele ona mı geliyor? Hayır, o, yalancı kendini beğenmiş birisi.

Alİ Bulaç

"Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır."

Diyanet Vakfı

"Vahiy, aramızda ona mı verildi? Hayır o, yalancı ve şımarığın biridir" (dediler.)

سَيَعْلَمُونَ غَدًۭا مَّنِ ٱلْكَذَّابُ ٱلْأَشِرُ ﴿26﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yarın bilirler kimmiş yalancı kendini beğenmiş.

Alİ Bulaç

Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip-öğreneceklerdir.

Diyanet Vakfı

Yarın onlar, yalancı ve şımarığın kim olduğunu bileceklerdir.

إِنَّا مُرْسِلُوا۟ ٱلنَّاقَةِ فِتْنَةًۭ لَّهُمْ فَٱرْتَقِبْهُمْ وَٱصْطَبِرْ ﴿27﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki onları sınamak için dişi deveyi gönderiyoruz, artık gözetle onları ve dayan.

Alİ Bulaç

Gerçek şu ki Biz, bir fitne (imtihan ve deneme konusu) olarak o dişi deveyi kendilerine göndereniz. Şu halde sen onları gözleyip-bekle ve sabret.

Diyanet Vakfı

Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret.

وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ ٱلْمَآءَ قِسْمَةٌۢ بَيْنَهُمْ ۖ كُلُّ شِرْبٍۢ مُّحْتَضَرٌۭ ﴿28﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve haber ver onlara, su, aralarında paylaştırılmıştır, her bölük, nöbetinde hazır olur, su alır.

Alİ Bulaç

"Ve onlara, suyun aralarında kesin olarak pay edildiğini haber ver. Su alış sırası (kiminse, o) hazır bulunsun."

Diyanet Vakfı

Onlara, suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver. Her biri kendi içme sırasında gelsin.

فَنَادَوْا۟ صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَىٰ فَعَقَرَ ﴿29﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken arkadaşlarına seslendiler, derken kılıcını çekti de devenin ayaklarını kesti, öldürdü.

Alİ Bulaç

Derken arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağını kapıp 'hayvanı ayağından biçip yere devirdi.'

Diyanet Vakfı

Arkadaşlarını çağırdılar, o da (bundan cür'et alarak) kılıcını kaptı ve deveyi kesti.

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ ﴿30﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken nasıldı azabım benim ve korkutuşlarım?

Alİ Bulaç

Şu halde Benim azabım ve uyarmam nasılmış?

Diyanet Vakfı

(Bu azgınlara) azabım ve uyarılarım nasıl oldu!

إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةًۭ وَٰحِدَةًۭ فَكَانُوا۟ كَهَشِيمِ ٱلْمُحْتَظِرِ ﴿31﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gerçekten de bir bağırış gönderdik onlara, derken hayvan ağılına konan çalıya çırpıya döndüler.

Alİ Bulaç

Çünkü Biz onların üzerine bir tek çığlık gönderdik. Böylece onlar, ağıldaki çalı-çırpı olan kuru ot gibi oluverdiler.

Diyanet Vakfı

Biz onların üzerlerine korkunç bir ses gönderdik. Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler.

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍۢ ﴿32﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki öğüt ve ibret için Kur'an'ı kolaylaştırdık, fakat bir ibret alan mı var?

Alİ Bulaç

Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?

Diyanet Vakfı

Andolsun biz Kur'an'ı, anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu?

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍۭ بِٱلنُّذُرِ ﴿33﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Lut kavmi de korkutucuları yalanladılar.

Alİ Bulaç

Lut kavmi de uyarıları yalanladı.

Diyanet Vakfı

Lut'un kavmi de uyarıcı peygamberleri yalanladı.

إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلَّآ ءَالَ لُوطٍۢ ۖ نَّجَّيْنَٰهُم بِسَحَرٍۢ ﴿34﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gerçekten de, Lut'un ailesi müstesna, onlara taş yağdıran bir yel gönderdik, Lut'un ailesini de bir seher çağı kurtardık.

Alİ Bulaç

Biz de onların üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Yalnız Lut ailesini (bu azaptan ayrı tuttuk;) onları seher vakti kurtardık;

Diyanet Vakfı

Biz de üstlerine taş (yağdıran bir fırtına) gönderdik. Ancak Lut ailesini seher vakti kurtardık.

نِّعْمَةًۭ مِّنْ عِندِنَا ۚ كَذَٰلِكَ نَجْزِى مَن شَكَرَ ﴿35﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Katımızdan bir nimet olarak; işte böyle mükafatlandırırız şükredeni.

Alİ Bulaç

Tarafımızdan bir nimet olarak. İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz.

Diyanet Vakfı

Katımızdan bir nimet olarak. Biz şükredeni işte böyle mükafatlandırırız.

وَلَقَدْ أَنذَرَهُم بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا۟ بِٱلنُّذُرِ ﴿36﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki o, bizim helakimizle korkutmuştu onları da onlar, bu korkutuşlardan şüpheye düşmüşlerdi.

Alİ Bulaç

Oysa andolsun, zorlu yakalamamıza karşı onları uyarmıştı. Fakat onlar, bu uyarıları kuşkuyla karşılayıp-yalanlamakta direttiler.

Diyanet Vakfı

Andolsun ki, Lut onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu tehditleri kuşkuyla karşıladılar.

وَلَقَدْ رَٰوَدُوهُ عَن ضَيْفِهِۦ فَطَمَسْنَآ أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا۟ عَذَابِى وَنُذُرِ ﴿37﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve gerçekten de onun konuklarını istemişlerdi de biz, kör edivermiştik gözlerini, artık tadın azabımı ve korkutuşlarımın sonucunu.

Alİ Bulaç

Andolsun onlar, onun konuklarından da murad almak için baskı yaptılar. Biz de onların gözlerini silip kör ettik. "İşte azabımı ve uyarmamı tadın."

Diyanet Vakfı

Onlar Lut'un misafirlerine karşı kötülük yapmayı planlamışlardı. Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik. "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" (dedik).

وَلَقَدْ صَبَّحَهُم بُكْرَةً عَذَابٌۭ مُّسْتَقِرٌّۭ ﴿38﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki bir sabah çağı üstlerine bir azap çöküvermişti onların.

Alİ Bulaç

Andolsun onları bir sabah vakti erkenden, üzerlerinde kararını kılmış bir azap yakalayıp-bastırıverdi.

Diyanet Vakfı

Bir sabah kendilerine, yakalarını bir daha bırakmayacak olan bir azap gelip çattı.

فَذُوقُوا۟ عَذَابِى وَنُذُرِ ﴿39﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık tadın azabımı ve korkutuşlarımı.

Alİ Bulaç

Şimdi azabımı ve uyarmamı tadın.

Diyanet Vakfı

İşte azabımı ve uyanlarımı tadın! (denildi).

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍۢ ﴿40﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki öğüt ve ibret için Kur'an'ı kolaylaştırdık, fakat bir ibret alan mı var?

Alİ Bulaç

Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?

Diyanet Vakfı

Andolsun biz Kur'an'ı, öğüt almak için kolaylaştırdık. O halde düşünüp ibret alan yok mu?

وَلَقَدْ جَآءَ ءَالَ فِرْعَوْنَ ٱلنُّذُرُ ﴿41﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki Firavun soyuna da korkutucular gelmişti.

Alİ Bulaç

Andolsun Firavun ailesi (ve çevresi ile kavmi)ne de uyarılar geldi.

Diyanet Vakfı

Şüphesiz Firavun'un kavmine de uyarıcılar gelmişti.

كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَٰهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍۢ مُّقْتَدِرٍ ﴿42﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bütün delillerimizi yalanladılar, derken onları üstün ve mutlak kudretli bir helak edişle helak ediverdik.

Alİ Bulaç

Onlar Bizim ayetlerimizin tümünü yalanladılar. Biz de onları üstün ve güçlü, kudretli olanın yakalayışıyla yakalayıverdik.

Diyanet Vakfı

Lakin onlar bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları güç ve kudretimize layık bir şekilde yakaladık.

أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌۭ مِّنْ أُو۟لَٰٓئِكُمْ أَمْ لَكُم بَرَآءَةٌۭ فِى ٱلزُّبُرِ ﴿43﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sizin kafirleriniz, onlardan hayırlı mı, yoksa kitaplarda bir kurtuluş mu var size?

Alİ Bulaç

Sizin kafirleriniz onlardan daha hayırlı mıdır? Yoksa sizin için kitaplarda bir beraat mi var?

Diyanet Vakfı

Şimdi sizin kafirleriniz, onlardan daha mı iyidirler? Yoksa kitaplarda sizin için bir berat mı var?

أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌۭ مُّنتَصِرٌۭ ﴿44﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa biz, birbirine yardım eden bir topluluğuz mu derler?

Alİ Bulaç

"Biz, 'birbiriyle yardımlaşıp öcünü alan' bir toplumuz" mu diyorlar?

Diyanet Vakfı

Yoksa "Biz, intikam almağa gücü yeten bir topluluğuz" mu diyorlar?

سَيُهْزَمُ ٱلْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ ٱلدُّبُرَ ﴿45﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O topluluk, yakında bozguna uğrayacak ve ardını dönüp kaçacak.

Alİ Bulaç

Yakında o toplum bozguna uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.

Diyanet Vakfı

O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır.

بَلِ ٱلسَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَٱلسَّاعَةُ أَدْهَىٰ وَأَمَرُّ ﴿46﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onlara vaadedilen azabın mukadder zamanı kıyamettir ve kıyametin azabı, daha da zararlıdır ve daha da acı.

Alİ Bulaç

Daha doğrusu onlara va'dedilen (asıl azap) (kıyamet) saatidir. O saat, 'kurtuluş olmayan daha korkunç bir bela' ve daha acıdır.

Diyanet Vakfı

Bilakis kıyamet onlara vadedilen asıl saattir ve o saat daha belalı ve daha acıdır.

إِنَّ ٱلْمُجْرِمِينَ فِى ضَلَٰلٍۢ وَسُعُرٍۢ ﴿47﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki suçlular, sapıklık içinde ve yakıp kavuran ateşlerdedir.

Alİ Bulaç

Hiç şüphesiz suçlular-günahkarlar, bir sapmışlık (dalalet) ve çılgınlık içindedirler.

Diyanet Vakfı

Şüphesiz suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.

يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِى ٱلنَّارِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا۟ مَسَّ سَقَرَ ﴿48﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O gün, yüzüstü ateşe sürüklenip atılırlar; tadın bakalım, cehennemin yakışını.

Alİ Bulaç

Ateşin içinde yüzükoyun sürüklenecekleri gün cehennemin dokunuşunu tadın" (denecek)

Diyanet Vakfı

O gün yüzüstü ateşe sürüklendiklerinde "Cehennemin elemini tadın!" denir.

إِنَّا كُلَّ شَىْءٍ خَلَقْنَٰهُ بِقَدَرٍۢ ﴿49﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki biz; her şeyi, bilgimizde mukadder olduğu gibi ve zamanında yarattık.

Alİ Bulaç

Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık.

Diyanet Vakfı

Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.

وَمَآ أَمْرُنَآ إِلَّا وَٰحِدَةٌۭ كَلَمْحٍۭ بِٱلْبَصَرِ ﴿50﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve bizim emrimiz, birdir, ancak bir göz kırpış, bir göz yumup açış gibi tezdir.

Alİ Bulaç

Bizim emrimiz, bir göz kırpma gibi yalnızca 'bir keredir.'

Diyanet Vakfı

Bizim buyruğumuz, bir anlık bakış gibi, bir tek sözden başka bir şey değildir.

وَلَقَدْ أَهْلَكْنَآ أَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍۢ ﴿51﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki taraftarlarınızı da helak ettik, fakat bir ibret alan mı var?

Alİ Bulaç

Andolsun Biz sizin benzerlerinizi yıkıma uğrattık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?

Diyanet Vakfı

Andolsun biz, sizin benzerlerinizi hep helak ettik. Düşünüp ibret alan yok mu?

وَكُلُّ شَىْءٍۢ فَعَلُوهُ فِى ٱلزُّبُرِ ﴿52﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve işledikleri her şey, kitaplardadır.

Alİ Bulaç

Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır.

Diyanet Vakfı

Yaptıkları her şey kitaplarda (amel defterlerinde) mevcuttur.

وَكُلُّ صَغِيرٍۢ وَكَبِيرٍۢ مُّسْتَطَرٌ ﴿53﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve küçük, büyük, hepsi de yazılıdır.

Alİ Bulaç

Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır.

Diyanet Vakfı

Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.

إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّٰتٍۢ وَنَهَرٍۢ ﴿54﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki çekinenler, cennetlerdedir, ırmakların başlarında.

Alİ Bulaç

Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nehir (çevresin)dedirler.

Diyanet Vakfı

Takva sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarındadır.

فِى مَقْعَدِ صِدْقٍ عِندَ مَلِيكٍۢ مُّقْتَدِرٍۭ ﴿55﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gerçeklik makamında, çok kudretli bir büyük padişah katında.

Alİ Bulaç

Çok kudretli, mülkünün sonu olmayan (Allah)ın yanında doğruluk makamındadırlar.

Diyanet Vakfı

Güçlü ve Yüce Allah'ın huzurunda hak meclisindedirler.

Quran recitationReady
Open audio