Skip to content
Text size 100%
Translation comparison

Compare Al-Qiyamah Quran translations

Compare up to three verified translation editions verse by verse, including editions in two different languages.

Turkish editions (choose up to 3)

Changing languages or editions keeps the current surah and verse.

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ لَآ أُقْسِمُ بِيَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ ﴿1﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Andolsun kıyamet gününe.

Alİ Bulaç

Hayır, kalkış (kıyamet) gününe and ederim.

Diyanet Vakfı

Kıyamet gününe yemin ederim.

وَلَآ أُقْسِمُ بِٱلنَّفْسِ ٱللَّوَّامَةِ ﴿2﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun kendini kınayıp duran nefse.

Alİ Bulaç

Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de and ederim.

Diyanet Vakfı

Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).

أَيَحْسَبُ ٱلْإِنسَٰنُ أَلَّن نَّجْمَعَ عِظَامَهُۥ ﴿3﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sanıyor mu insan, kemiklerini hiç mi toplayamayız?

Alİ Bulaç

İnsan, onun kemiklerini Bizim kesin olarak biraraya getirmeyeceğimizi mi sanıyor?

Diyanet Vakfı

İnsan, kendisinin kemiklerini biraraya toplayamayacağımızı mı sanır?

بَلَىٰ قَٰدِرِينَ عَلَىٰٓ أَن نُّسَوِّىَ بَنَانَهُۥ ﴿4﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Evet, değil kemiklerini, parmak uçlarını bile düzüp koşmaya gücümüz yeter.

Alİ Bulaç

Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz.

Diyanet Vakfı

Evet, bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.

بَلْ يُرِيدُ ٱلْإِنسَٰنُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُۥ ﴿5﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Hayır, insan, ilerde olanı yalanlamak ister.

Alİ Bulaç

Ancak insan, önündeki (sonsuz geleceği)ni de 'fücurla sürdürmek ister.'

Diyanet Vakfı

Fakat insan önündekini (kıyameti) yalanlamak ister.

يَسْـَٔلُ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلْقِيَٰمَةِ ﴿6﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve kıyamet günü ne vakit diye sorar.

Alİ Bulaç

"Kıyamet günü ne zamanmış" diye sorar.

Diyanet Vakfı

"Kıyamet günü ne zamanmış?" diye sorar.

فَإِذَا بَرِقَ ٱلْبَصَرُ ﴿7﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve şaşırıp gözler dikilince.

Alİ Bulaç

Ama göz 'kamaşıp da kaydığı,'

Diyanet Vakfı

İşte, göz kamaştığı,

وَخَسَفَ ٱلْقَمَرُ ﴿8﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve ay tutulunca.

Alİ Bulaç

Ay karardığı,

Diyanet Vakfı

Ay tutulduğu,

وَجُمِعَ ٱلشَّمْسُ وَٱلْقَمَرُ ﴿9﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve güneşle ay birleştirilince.

Alİ Bulaç

Güneş ve ay birleştirildiği zaman;

Diyanet Vakfı

Güneşle ay biraraya getirildiği zaman!

يَقُولُ ٱلْإِنسَٰنُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ ٱلْمَفَرُّ ﴿10﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

İnsan der ki o gün, nerede kaçacak yer?

Alİ Bulaç

İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der.

Diyanet Vakfı

O gün insan, "Kaçacak yer neresi!" diyecektir.

كَلَّا لَا وَزَرَ ﴿11﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Hayır, yok kaçacak, sığınacak yer.

Alİ Bulaç

Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok.

Diyanet Vakfı

Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur!

إِلَىٰ رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ ٱلْمُسْتَقَرُّ ﴿12﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O gün Rabbinin katındadır karar edilecek yer.

Alİ Bulaç

O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbinin katıdır.

Diyanet Vakfı

O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.

يُنَبَّؤُا۟ ٱلْإِنسَٰنُ يَوْمَئِذٍۭ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ ﴿13﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O gün önce yaptığı da haber verilir insana, sonra yaptığı da.

Alİ Bulaç

İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir.

Diyanet Vakfı

O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir.

بَلِ ٱلْإِنسَٰنُ عَلَىٰ نَفْسِهِۦ بَصِيرَةٌۭ ﴿14﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Hayır, insanın azası, aleyhine tanıklık eder.

Alİ Bulaç

Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir.

Diyanet Vakfı

Artık insan, kendi kendinin şahididir.

وَلَوْ أَلْقَىٰ مَعَاذِيرَهُۥ ﴿15﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Özürlerini ortaya dökse de.

Alİ Bulaç

Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile.

Diyanet Vakfı

İsterse özürlerini sayıp döksün.

لَا تُحَرِّكْ بِهِۦ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِۦٓ ﴿16﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Vahyi, acele edip okumak için dilini oynatıp durma.

Alİ Bulaç

Onu (Kur'an'ı, kavrayıp belletmek için) aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip-durma.

Diyanet Vakfı

(Resulüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.

إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُۥ وَقُرْءَانَهُۥ ﴿17﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki onu toplayıp unutturmamak da bize düşer, okumak ve tertib etmek de.

Alİ Bulaç

Şüphesiz, onu (kalbinde) toplamak ve onu (sana) okutmak Bize ait (bir iş)tir.

Diyanet Vakfı

Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.

فَإِذَا قَرَأْنَٰهُ فَٱتَّبِعْ قُرْءَانَهُۥ ﴿18﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onu okuduk mu, uy okuyuşuna.

Alİ Bulaç

Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de onun okunuşunu izle.

Diyanet Vakfı

O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et.

ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُۥ ﴿19﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onu anlatıp bildirmek de şüphesiz, bize düşer.

Alİ Bulaç

Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait (bir iş)tir.

Diyanet Vakfı

Sonra şüphen olmasınki, onu açıklamak da bize aittir.

كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ ٱلْعَاجِلَةَ ﴿20﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Hayır, siz geçip gideni seversiniz.

Alİ Bulaç

Hayır; siz çarçabuk geçmekte olanı (dünyayı) seviyorsunuz.

Diyanet Vakfı

Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini) seviyorsunuz da,

وَتَذَرُونَ ٱلْءَاخِرَةَ ﴿21﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve ahireti bırakırsınız.

Alİ Bulaç

Ve ahireti terk edip-bırakıyorsunuz.

Diyanet Vakfı

Ahireti bırakıyorsunuz.

وُجُوهٌۭ يَوْمَئِذٍۢ نَّاضِرَةٌ ﴿22﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O gün yüzler parlar, güzelleşir.

Alİ Bulaç

O gün yüzler ışıl ışıl parlar.

Diyanet Vakfı

Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır.

إِلَىٰ رَبِّهَا نَاظِرَةٌۭ ﴿23﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve Rablerine bakar.

Alİ Bulaç

Rablerine bakıp-durur.

Diyanet Vakfı

Rablerine bakacaklardır (O'nu göreceklerdir).

وَوُجُوهٌۭ يَوْمَئِذٍۭ بَاسِرَةٌۭ ﴿24﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve yüzler, asılır, kararır.

Alİ Bulaç

O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir.

Diyanet Vakfı

Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır;

تَظُنُّ أَن يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌۭ ﴿25﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bellerini kıracak bir felaketi bekler.

Alİ Bulaç

Kendisine, beli büken işlerin yapılacağını anlamaktadır.

Diyanet Vakfı

Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacağını sezeceklerdir.

كَلَّآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلتَّرَاقِىَ ﴿26﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Hayır; can, köprücük kemiklerine gelince.

Alİ Bulaç

Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman,

Diyanet Vakfı

Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır,

وَقِيلَ مَنْ ۜ رَاقٍۢ ﴿27﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve bir okuyup üfleyen yok mu denince.

Alİ Bulaç

"Son müdahaleyi yapacak kim" denir.

Diyanet Vakfı

"Tedavi edebilecek kimdir?" denir.

وَظَنَّ أَنَّهُ ٱلْفِرَاقُ ﴿28﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve şüphe yok ki bu çağın, bir ayrılık çağı olduğunu anlayınca.

Alİ Bulaç

Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır.

Diyanet Vakfı

(Can çekişen) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar.

وَٱلْتَفَّتِ ٱلسَّاقُ بِٱلسَّاقِ ﴿29﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve baldır, baldıra dolaşınca.

Alİ Bulaç

(Ölüm korkusundan) Ayaklar birbirine dolaştığında;

Diyanet Vakfı

Ve bacak bacağa dolaşır.

إِلَىٰ رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ ٱلْمَسَاقُ ﴿30﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O gün, Rabbinin tapısına götürülür.

Alİ Bulaç

O gün sevk, yalnızca Rabbinedir.

Diyanet Vakfı

İşte o gün sevkedilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur.

فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلَّىٰ ﴿31﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O, ne birşeyi vermiştir sadaka olarak, ne namaz kılmıştır.

Alİ Bulaç

Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı.

Diyanet Vakfı

İşte o, (Peygamber'in getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı.

وَلَٰكِن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ ﴿32﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve fakat yalanlamıştır, yüz çevirmiştir.

Alİ Bulaç

Ancak o, yalanlamış ve yüz çevirmişti.

Diyanet Vakfı

Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti.

ثُمَّ ذَهَبَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ يَتَمَطَّىٰٓ ﴿33﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sonra da salınasalına yakınlarının yanına gitmiştir.

Alİ Bulaç

Sonra çalım satarak yakınlarına gitmişti.

Diyanet Vakfı

Sonra da çalım sata sata yürüyerek kendi ehline (taraftarlarına) gitmişti.

أَوْلَىٰ لَكَ فَأَوْلَىٰ ﴿34﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Kötülük sana gerek, gene de kötülük sana.

Alİ Bulaç

Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın.

Diyanet Vakfı

Layıktır (o azap) sana, layık!

ثُمَّ أَوْلَىٰ لَكَ فَأَوْلَىٰٓ ﴿35﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sonra da kötülük sana gerek de gene kötülük sana.

Alİ Bulaç

Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın.

Diyanet Vakfı

Evet, layıktır sana (o azap) layık!

أَيَحْسَبُ ٱلْإِنسَٰنُ أَن يُتْرَكَ سُدًى ﴿36﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa insan, sanır mı ki kendi keyfine bırakılır?

Alİ Bulaç

İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor?

Diyanet Vakfı

İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!

أَلَمْ يَكُ نُطْفَةًۭ مِّن مَّنِىٍّۢ يُمْنَىٰ ﴿37﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Erlik suyundan dökülen bir katre değil miydi?

Alİ Bulaç

Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?

Diyanet Vakfı

O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?

ثُمَّ كَانَ عَلَقَةًۭ فَخَلَقَ فَسَوَّىٰ ﴿38﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sonra bir kan pıhtısı oldu da onu yarattı, azasını düzüp koştu.

Alİ Bulaç

Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.'

Diyanet Vakfı

Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti.

فَجَعَلَ مِنْهُ ٱلزَّوْجَيْنِ ٱلذَّكَرَ وَٱلْأُنثَىٰٓ ﴿39﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken ondan da erkek, dişi, çiftler yarattı.

Alİ Bulaç

Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı.

Diyanet Vakfı

Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti.

أَلَيْسَ ذَٰلِكَ بِقَٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يُحْۦِىَ ٱلْمَوْتَىٰ ﴿40﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bunları yapanın, ölüyü diriltmeye gücü mü yetmez?

Alİ Bulaç

(Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?

Diyanet Vakfı

Peki (bunları yapan) Allah'ın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?

Quran recitationReady
Open audio