بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ لَآ أُقْسِمُ بِيَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ ﴿1﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Andolsun kıyamet gününe.
Alİ Bulaç
Hayır, kalkış (kıyamet) gününe and ederim.
Diyanet Vakfı
Kıyamet gününe yemin ederim.
Compare up to three verified translation editions verse by verse, including editions in two different languages.
Changing languages or editions keeps the current surah and verse.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ لَآ أُقْسِمُ بِيَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ ﴿1﴾
Andolsun kıyamet gününe.
Hayır, kalkış (kıyamet) gününe and ederim.
Kıyamet gününe yemin ederim.
وَلَآ أُقْسِمُ بِٱلنَّفْسِ ٱللَّوَّامَةِ ﴿2﴾
Ve andolsun kendini kınayıp duran nefse.
Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de and ederim.
Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).
أَيَحْسَبُ ٱلْإِنسَٰنُ أَلَّن نَّجْمَعَ عِظَامَهُۥ ﴿3﴾
Sanıyor mu insan, kemiklerini hiç mi toplayamayız?
İnsan, onun kemiklerini Bizim kesin olarak biraraya getirmeyeceğimizi mi sanıyor?
İnsan, kendisinin kemiklerini biraraya toplayamayacağımızı mı sanır?
بَلَىٰ قَٰدِرِينَ عَلَىٰٓ أَن نُّسَوِّىَ بَنَانَهُۥ ﴿4﴾
Evet, değil kemiklerini, parmak uçlarını bile düzüp koşmaya gücümüz yeter.
Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz.
Evet, bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.
بَلْ يُرِيدُ ٱلْإِنسَٰنُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُۥ ﴿5﴾
Hayır, insan, ilerde olanı yalanlamak ister.
Ancak insan, önündeki (sonsuz geleceği)ni de 'fücurla sürdürmek ister.'
Fakat insan önündekini (kıyameti) yalanlamak ister.
يَسْـَٔلُ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلْقِيَٰمَةِ ﴿6﴾
Ve kıyamet günü ne vakit diye sorar.
"Kıyamet günü ne zamanmış" diye sorar.
"Kıyamet günü ne zamanmış?" diye sorar.
فَإِذَا بَرِقَ ٱلْبَصَرُ ﴿7﴾
Ve şaşırıp gözler dikilince.
Ama göz 'kamaşıp da kaydığı,'
İşte, göz kamaştığı,
وَخَسَفَ ٱلْقَمَرُ ﴿8﴾
Ve ay tutulunca.
Ay karardığı,
Ay tutulduğu,
وَجُمِعَ ٱلشَّمْسُ وَٱلْقَمَرُ ﴿9﴾
Ve güneşle ay birleştirilince.
Güneş ve ay birleştirildiği zaman;
Güneşle ay biraraya getirildiği zaman!
يَقُولُ ٱلْإِنسَٰنُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ ٱلْمَفَرُّ ﴿10﴾
İnsan der ki o gün, nerede kaçacak yer?
İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der.
O gün insan, "Kaçacak yer neresi!" diyecektir.
كَلَّا لَا وَزَرَ ﴿11﴾
Hayır, yok kaçacak, sığınacak yer.
Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok.
Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur!
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ ٱلْمُسْتَقَرُّ ﴿12﴾
O gün Rabbinin katındadır karar edilecek yer.
O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbinin katıdır.
O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
يُنَبَّؤُا۟ ٱلْإِنسَٰنُ يَوْمَئِذٍۭ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ ﴿13﴾
O gün önce yaptığı da haber verilir insana, sonra yaptığı da.
İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir.
O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir.
بَلِ ٱلْإِنسَٰنُ عَلَىٰ نَفْسِهِۦ بَصِيرَةٌۭ ﴿14﴾
Hayır, insanın azası, aleyhine tanıklık eder.
Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir.
Artık insan, kendi kendinin şahididir.
وَلَوْ أَلْقَىٰ مَعَاذِيرَهُۥ ﴿15﴾
Özürlerini ortaya dökse de.
Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile.
İsterse özürlerini sayıp döksün.
لَا تُحَرِّكْ بِهِۦ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِۦٓ ﴿16﴾
Vahyi, acele edip okumak için dilini oynatıp durma.
Onu (Kur'an'ı, kavrayıp belletmek için) aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip-durma.
(Resulüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.
إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُۥ وَقُرْءَانَهُۥ ﴿17﴾
Şüphe yok ki onu toplayıp unutturmamak da bize düşer, okumak ve tertib etmek de.
Şüphesiz, onu (kalbinde) toplamak ve onu (sana) okutmak Bize ait (bir iş)tir.
Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.
فَإِذَا قَرَأْنَٰهُ فَٱتَّبِعْ قُرْءَانَهُۥ ﴿18﴾
Onu okuduk mu, uy okuyuşuna.
Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de onun okunuşunu izle.
O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et.
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُۥ ﴿19﴾
Onu anlatıp bildirmek de şüphesiz, bize düşer.
Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait (bir iş)tir.
Sonra şüphen olmasınki, onu açıklamak da bize aittir.
كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ ٱلْعَاجِلَةَ ﴿20﴾
Hayır, siz geçip gideni seversiniz.
Hayır; siz çarçabuk geçmekte olanı (dünyayı) seviyorsunuz.
Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini) seviyorsunuz da,
وَتَذَرُونَ ٱلْءَاخِرَةَ ﴿21﴾
Ve ahireti bırakırsınız.
Ve ahireti terk edip-bırakıyorsunuz.
Ahireti bırakıyorsunuz.
وُجُوهٌۭ يَوْمَئِذٍۢ نَّاضِرَةٌ ﴿22﴾
O gün yüzler parlar, güzelleşir.
O gün yüzler ışıl ışıl parlar.
Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır.
إِلَىٰ رَبِّهَا نَاظِرَةٌۭ ﴿23﴾
Ve Rablerine bakar.
Rablerine bakıp-durur.
Rablerine bakacaklardır (O'nu göreceklerdir).
وَوُجُوهٌۭ يَوْمَئِذٍۭ بَاسِرَةٌۭ ﴿24﴾
Ve yüzler, asılır, kararır.
O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir.
Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır;
تَظُنُّ أَن يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌۭ ﴿25﴾
Bellerini kıracak bir felaketi bekler.
Kendisine, beli büken işlerin yapılacağını anlamaktadır.
Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacağını sezeceklerdir.
كَلَّآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلتَّرَاقِىَ ﴿26﴾
Hayır; can, köprücük kemiklerine gelince.
Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman,
Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır,
وَقِيلَ مَنْ ۜ رَاقٍۢ ﴿27﴾
Ve bir okuyup üfleyen yok mu denince.
"Son müdahaleyi yapacak kim" denir.
"Tedavi edebilecek kimdir?" denir.
وَظَنَّ أَنَّهُ ٱلْفِرَاقُ ﴿28﴾
Ve şüphe yok ki bu çağın, bir ayrılık çağı olduğunu anlayınca.
Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır.
(Can çekişen) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar.
وَٱلْتَفَّتِ ٱلسَّاقُ بِٱلسَّاقِ ﴿29﴾
Ve baldır, baldıra dolaşınca.
(Ölüm korkusundan) Ayaklar birbirine dolaştığında;
Ve bacak bacağa dolaşır.
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ ٱلْمَسَاقُ ﴿30﴾
O gün, Rabbinin tapısına götürülür.
O gün sevk, yalnızca Rabbinedir.
İşte o gün sevkedilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur.
فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلَّىٰ ﴿31﴾
O, ne birşeyi vermiştir sadaka olarak, ne namaz kılmıştır.
Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı.
İşte o, (Peygamber'in getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı.
وَلَٰكِن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ ﴿32﴾
Ve fakat yalanlamıştır, yüz çevirmiştir.
Ancak o, yalanlamış ve yüz çevirmişti.
Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti.
ثُمَّ ذَهَبَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ يَتَمَطَّىٰٓ ﴿33﴾
Sonra da salınasalına yakınlarının yanına gitmiştir.
Sonra çalım satarak yakınlarına gitmişti.
Sonra da çalım sata sata yürüyerek kendi ehline (taraftarlarına) gitmişti.
أَوْلَىٰ لَكَ فَأَوْلَىٰ ﴿34﴾
Kötülük sana gerek, gene de kötülük sana.
Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın.
Layıktır (o azap) sana, layık!
ثُمَّ أَوْلَىٰ لَكَ فَأَوْلَىٰٓ ﴿35﴾
Sonra da kötülük sana gerek de gene kötülük sana.
Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın.
Evet, layıktır sana (o azap) layık!
أَيَحْسَبُ ٱلْإِنسَٰنُ أَن يُتْرَكَ سُدًى ﴿36﴾
Yoksa insan, sanır mı ki kendi keyfine bırakılır?
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor?
İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!
أَلَمْ يَكُ نُطْفَةًۭ مِّن مَّنِىٍّۢ يُمْنَىٰ ﴿37﴾
Erlik suyundan dökülen bir katre değil miydi?
Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?
O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?
ثُمَّ كَانَ عَلَقَةًۭ فَخَلَقَ فَسَوَّىٰ ﴿38﴾
Sonra bir kan pıhtısı oldu da onu yarattı, azasını düzüp koştu.
Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.'
Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti.
فَجَعَلَ مِنْهُ ٱلزَّوْجَيْنِ ٱلذَّكَرَ وَٱلْأُنثَىٰٓ ﴿39﴾
Derken ondan da erkek, dişi, çiftler yarattı.
Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı.
Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti.
أَلَيْسَ ذَٰلِكَ بِقَٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يُحْۦِىَ ٱلْمَوْتَىٰ ﴿40﴾
Bunları yapanın, ölüyü diriltmeye gücü mü yetmez?
(Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?
Peki (bunları yapan) Allah'ın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?