بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ إِذَا وَقَعَتِ ٱلْوَاقِعَةُ ﴿1﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Ansızın kopacak kıyamet kopunca.
Alİ Bulaç
Vakıa (kesin bir gerçek olan kıyamet) vuku bulduğu zaman,
Diyanet Vakfı
Kıyamet koptuğu zaman,
Compare up to three verified translation editions verse by verse, including editions in two different languages.
Changing languages or editions keeps the current surah and verse.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ إِذَا وَقَعَتِ ٱلْوَاقِعَةُ ﴿1﴾
Ansızın kopacak kıyamet kopunca.
Vakıa (kesin bir gerçek olan kıyamet) vuku bulduğu zaman,
Kıyamet koptuğu zaman,
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ ﴿2﴾
Kopacağına dair söylenen sözlerde yalan yok.
Onun vukuuna (gerçekleşmesine artık) yalan diyecek yoktur.
Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur;
خَافِضَةٌۭ رَّافِعَةٌ ﴿3﴾
Halkı alçaltır, yüceltir.
O aşağılatıcı, yücelticidir.
O, alçaltıcı, yükselticidir.
إِذَا رُجَّتِ ٱلْأَرْضُ رَجًّۭا ﴿4﴾
Yeryüzü şiddetli bir sarsıntıyla sarsılınca.
Yer, şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldığı,
Yer şiddetle sarsıldığı,
وَبُسَّتِ ٱلْجِبَالُ بَسًّۭا ﴿5﴾
Ve dağlar, paramparça olunca.
Ve dağlar darmadağın olup ufalandığı,
Dağlar parçalandığı,
فَكَانَتْ هَبَآءًۭ مُّنۢبَثًّۭا ﴿6﴾
Dağılmış zerre zerre toz haline gelince.
Derken toz duman halinde dağılıp-savrulduğu,
Dağılıp toz duman haline geldiği,
وَكُنتُمْ أَزْوَٰجًۭا ثَلَٰثَةًۭ ﴿7﴾
Artık üç bölük olursunuz siz.
Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman;
Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman,
فَأَصْحَٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ ﴿8﴾
Sağ taraf ehli, ama ne de sağ taraf ehli.
İşte o "Ashab-ı Meymene", ne (kutludur o) "Ashab-ı Meymene".
Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!
وَأَصْحَٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ ﴿9﴾
Ve sol taraf ehli, ama ne de sol taraf ehli.
"Ashab-ı Meş'eme" ne (mutsuz ve uğursuzdur o) "Ashab-ı Meş'eme".
Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar!
وَٱلسَّٰبِقُونَ ٱلسَّٰبِقُونَ ﴿10﴾
Ve bir de ileri geçenler ki herkesi geçmişlerdir.
Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir.
(Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.
أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلْمُقَرَّبُونَ ﴿11﴾
Onlardır mabutlarına yaklaştırılanlar.
İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır.
İşte bunlar, (Allah'a) en yakın olanlardır,
فِى جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ﴿12﴾
Naim cennetlerinde.
Nimetlerle-donatılmış cennetler içinde;
Naim cennetlerinde.
ثُلَّةٌۭ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿13﴾
Öncekilerin birçoğu.
Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,
(Onların) çoğu önceki ümmetlerden,
وَقَلِيلٌۭ مِّنَ ٱلْءَاخِرِينَ ﴿14﴾
Sonra gelenlerdense azı onlardan.
Birazı da sonrakilerden.
Birazı da sonrakilerdendir.
عَلَىٰ سُرُرٍۢ مَّوْضُونَةٍۢ ﴿15﴾
Altınlarla, mücevherlerle bezenmiş tahtlarda otururlar.
'Özenle işlenmiş mücevher' tahtlar üzerindedirler.
Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler,
مُّتَّكِـِٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَٰبِلِينَ ﴿16﴾
Onlara yaslanırlar, birbirlerine karşı.
Karşılıklı yaslanmışlardır.
Onların üzerlerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَٰنٌۭ مُّخَلَّدُونَ ﴿17﴾
İhtiyarlamıyan delikanlı hizmetçiler dolaşır etraflarında.
Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dönüp dolaşır;
Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır;
بِأَكْوَابٍۢ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍۢ مِّن مَّعِينٍۢ ﴿18﴾
Kaynağından doldurulmuş şaraplarla dolu taslarla ve ibriklerle ve kadehlerle.
Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler,
Main çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.
لَّا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنزِفُونَ ﴿19﴾
O şaraptan başları da ağrımaz ve sarhoş da olmazlar.
Ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.
Bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.
وَفَٰكِهَةٍۢ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ ﴿20﴾
Beğendikleri meyvelerden.
Arzulayıp-seçecekleri meyveler,
(Onlara) beğendikleri meyveler,
وَلَحْمِ طَيْرٍۢ مِّمَّا يَشْتَهُونَ ﴿21﴾
İstedikleri kuş etlerinden sunulur onlara.
Canlarının çektiği kuş eti.
Canlarının çektiği kuş etleri,
وَحُورٌ عِينٌۭ ﴿22﴾
Ve onlara kara gözlü huriler de var ki.
Ve iri gözlü huriler,
İri gözlü huriler,
كَأَمْثَٰلِ ٱللُّؤْلُؤِ ٱلْمَكْنُونِ ﴿23﴾
Sanki haznelerde saklanmış inciler.
Sanki saklı inciler gibi;
Saklı inciler gibi.
جَزَآءًۢ بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ ﴿24﴾
Yaptıklarına karşılık.
Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur);
Yaptıklarına karşılık olarak (verilir).
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًۭا وَلَا تَأْثِيمًا ﴿25﴾
Orada boş ve çirkin bir söz de duymazlar, günaha ait bir söz de.
Orada, ne 'saçma ve boş bir söz' işitirler, ne günaha sokma.
Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.
إِلَّا قِيلًۭا سَلَٰمًۭا سَلَٰمًۭا ﴿26﴾
Ancak, esenlik size, esenlik denir.
Yalnızca bir söz (işitirler:) "Selam, selam."
Söylenen, yalnızca "selam, selam" dır.
وَأَصْحَٰبُ ٱلْيَمِينِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْيَمِينِ ﴿27﴾
Ve sağ taraf ehli, ama ne de sağ taraf ehli.
"Ashab-ı Yemin", ne (kutludur o) "Ashab-ı Yemin."
Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!
فِى سِدْرٍۢ مَّخْضُودٍۢ ﴿28﴾
Dikensiz sedir ağaçlarıyla.
Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),
Düzgün kiraz ağacı,
وَطَلْحٍۢ مَّنضُودٍۢ ﴿29﴾
Ve meyveleri birbirine yaslanıp istiflenmiş muz ağaçlarıyla dolu bir yerdedir onlar.
Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,
Meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları,
وَظِلٍّۢ مَّمْدُودٍۢ ﴿30﴾
Ve uzayıp giden bir gölgelik.
Yayılıp-uzanmış gölgeler,
Uzamış gölgeler,
وَمَآءٍۢ مَّسْكُوبٍۢ ﴿31﴾
Ve çağlayaçağlaya akan sular.
Durmaksızın akan su(lar);
Çağlayarak akan sular,
وَفَٰكِهَةٍۢ كَثِيرَةٍۢ ﴿32﴾
Ve birçok meyveler.
Ve (daha) birçok meyveler arasında,
Sayısız meyveler içindedirler;
لَّا مَقْطُوعَةٍۢ وَلَا مَمْنُوعَةٍۢ ﴿33﴾
Ne biter, zamanları geçer, ne yiyene yeme denir, yeter.
Kesilip-eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).
Tükenmeyen ve yasaklanmayan.
وَفُرُشٍۢ مَّرْفُوعَةٍ ﴿34﴾
ve yüksek döşekler.
Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler).
Ve kabartılmış döşekler üstündedirler.
إِنَّآ أَنشَأْنَٰهُنَّ إِنشَآءًۭ ﴿35﴾
Şüphe yok ki biz, onların eşlerini de yeniden yarattık.
Gerçek şu ki, Biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip-yarattık.
Gerçekten biz hurileri apayrı biçimde yeni yarattık.
فَجَعَلْنَٰهُنَّ أَبْكَارًا ﴿36﴾
Onları, kız oğlan kız olarak halkettik.
Onları hep bakireler olarak kıldık,
Onları, bakireler kıldık.
عُرُبًا أَتْرَابًۭا ﴿37﴾
Cilveli, şirin sözlü, eşlerine aşık ve onlarla yaşıt kıldık.
Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt,
Eşlerine düşkün ve yaşıt.
لِّأَصْحَٰبِ ٱلْيَمِينِ ﴿38﴾
Sağ taraf ehli için.
"Ashab-ı Yemin" olanlar için.
Bütün bunlar sağdakiler içindir..
ثُلَّةٌۭ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿39﴾
Onlarda, evvelkilerden de birçok topluluk var.
(Bunların) Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,
Bunların birçoğu önceki ümmetlerdendir.
وَثُلَّةٌۭ مِّنَ ٱلْءَاخِرِينَ ﴿40﴾
Ve sonra gelenlerden de birçok topluluk.
Birçoğu da sonrakilerdendir.
Birçoğu da sonrakilerdendir.
وَأَصْحَٰبُ ٱلشِّمَالِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلشِّمَالِ ﴿41﴾
Ve sol taraf ehli, ama ne de sol taraf ehli.
"Ashab-ı Şimal", ne (mutsuzdur o) "Ashab-ı Şimal."
Soldakiler; ne yazık o soldakilere!
فِى سَمُومٍۢ وَحَمِيمٍۢ ﴿42﴾
Onlar, iliklere kadar işleyen bir sam yeli içinde, kaynar sular içmedeler.
Hücrelere işleyen kavurucu bir sıcaklık ve kaynar su,
İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,
وَظِلٍّۢ مِّن يَحْمُومٍۢ ﴿43﴾
Ve karardıkça kararan bir dumanın gölgesindeler.
Ve kapkara dumandan bir gölge içindedirler.
Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar;
لَّا بَارِدٍۢ وَلَا كَرِيمٍ ﴿44﴾
Ne bir serinlik var, ne bir güzellik var.
Ki o, ne serindir, ne ferahlatıcı (kerim).
Serin ve hoş olmayan.
إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُتْرَفِينَ ﴿45﴾
Bundan önce onlar, nimetler içindeydi.
Çünkü onlar, bundan önce varlık içinde şımartılmış olanlardı.
Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahete dalmışlardı.
وَكَانُوا۟ يُصِرُّونَ عَلَى ٱلْحِنثِ ٱلْعَظِيمِ ﴿46﴾
Ve büyük günahları yapmada ısrar ederlerdi.
Onlar, büyük günah üzerinde ısrarlı davrananlardı.
Büyük günahı işlemekte direnir dururlardı.
وَكَانُوا۟ يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًۭا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ ﴿47﴾
Ve biz derlerdi, ölüp bir yığın toprak ve kemik olduktan sonra mı dirileceğiz?
Ve derlerdi ki: "Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz?"
Ve diyorlardı ki: Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ ﴿48﴾
Yoksa önceden gelip geçen atalarımız mı dirilecek?
"Önceden gelip-geçmiş atalarımız da mı?"
Önceki atalarımız da mı?
قُلْ إِنَّ ٱلْأَوَّلِينَ وَٱلْءَاخِرِينَ ﴿49﴾
De ki: Şüphe yok, öncekiler de, sonra gelenler de.
De ki: "Şüphesiz, öncekiler de ve sonrakiler de."
De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler,
لَمَجْمُوعُونَ إِلَىٰ مِيقَٰتِ يَوْمٍۢ مَّعْلُومٍۢ ﴿50﴾
Elbette bilinen günün muayyen ve mukadder vaktinde toplanacaksınız.
"Bilinen bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."
Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır!
ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا ٱلضَّآلُّونَ ٱلْمُكَذِّبُونَ ﴿51﴾
Sonra da siz ey yalanlayan sapıklar, şüphe yok ki.
Sonra gerçekten siz, ey sapık olan yalanlayıcılar,
Sonra siz ey sapıklar, yalancılar!
لَءَاكِلُونَ مِن شَجَرٍۢ مِّن زَقُّومٍۢ ﴿52﴾
Zakkum ağacının meyvesinden yiyeceksiniz elbet.
Şüphesiz zakkum olan bir ağaçtan yiyeceksiniz.
Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.
فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ ﴿53﴾
Derken karınlar, dolup şişecek.
Böylece karınları(nızı) ondan dolduracaksınız.
Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
فَشَٰرِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ ٱلْحَمِيمِ ﴿54﴾
Derken üstüne, kaynar su içeceksiniz.
Onun üzerine de alabildiğine kaynar sudan içeceksiniz.
Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.
فَشَٰرِبُونَ شُرْبَ ٱلْهِيمِ ﴿55﴾
Derken susuzluk illetine uğrayıp içecekiçecek de kanmayacaksınız.
Üstelik 'içtikçe susayan hasta develerin' içişi gibi içeceksiniz.
Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.
هَٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ ٱلدِّينِ ﴿56﴾
Budur ceza günü ziyafetleri.
İşte bu, onların din (hesap ve ceza) gününde şölenleridir.
İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur!
نَحْنُ خَلَقْنَٰكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ ﴿57﴾
Biz yarattık sizi, hala mı gerçeklemezsiniz?
Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?
Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?
أَفَرَءَيْتُم مَّا تُمْنُونَ ﴿58﴾
Görmez misiniz rahimlere döktüğüm bir katre suyu?
Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü?
Söyleyin öyleyse, (rahimlere) döktüğünüz meni nedir?
ءَأَنتُمْ تَخْلُقُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلْخَٰلِقُونَ ﴿59﴾
Siz mi yaratıyorsunuz onu, yoksa biz mi yaratmadayız?
Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa Yaratıcı Biz miyiz?
Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ ٱلْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ ﴿60﴾
Biz takdir ettik aranızda ölümü ve kimse geçemez önümüze bizim.
Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş değildir;
Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz.
عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ أَمْثَٰلَكُمْ وَنُنشِئَكُمْ فِى مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿61﴾
Sizin gibi bir topluluk yaratıp yerinize geçirmek istersek ve sizi de, bilmediğiniz bir şekle döndürmeyi dilersek.
(Yerinize) Benzerlerinizi getirip-değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda.
Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir alemde tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ ٱلنَّشْأَةَ ٱلْأُولَىٰ فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ ﴿62﴾
Ve andolsun ki ilk yaratılışı biliyorsunuz, biliyorsunuz da ne diye düşünmüyorsunuz?
Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi?
Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
أَفَرَءَيْتُم مَّا تَحْرُثُونَ ﴿63﴾
Görmez misiniz ektiğiniz tohumu?
Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü?
Şimdi bana, ektiğinizi haber verin.
ءَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلزَّٰرِعُونَ ﴿64﴾
Siz mi bitiriyorsunuz onu, yoksa biz mi bitirmedeyiz?
Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz?
Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
لَوْ نَشَآءُ لَجَعَلْنَٰهُ حُطَٰمًۭا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ ﴿65﴾
Dilersek elbette onu kurutup çerçöp haline getirirdik de şaşırırkalır, nadim olurdururdunuz.
Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız.
Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.
إِنَّا لَمُغْرَمُونَ ﴿66﴾
Gerçekten de biz derdiniz, ziyan ettik.
(Şöyle de sızlanırdınız:) "Doğrusu biz, ağır bir borç altına girip-zorlandık."
"Doğrusu borç altına girdik.
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ﴿67﴾
Hayır, biz mahrum olduk.
"Hayır, biz büsbütün yoksun bırakıldık."
Daha doğrusu, biz yoksul kaldık" (derdiniz).
أَفَرَءَيْتُمُ ٱلْمَآءَ ٱلَّذِى تَشْرَبُونَ ﴿68﴾
Görmez misiniz içtiğiniz suyu?
Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü?
Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?
ءَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ ٱلْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنزِلُونَ ﴿69﴾
Siz mi yağdırıyorsunuz onu buluttan, yoksa biz mi yağdırmadayız?
Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?
Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
لَوْ نَشَآءُ جَعَلْنَٰهُ أُجَاجًۭا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ ﴿70﴾
Dileseydik onu tuzlu, acı bir su haline getirirdik, hala mı şükretmezsiniz?
Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?
Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?
أَفَرَءَيْتُمُ ٱلنَّارَ ٱلَّتِى تُورُونَ ﴿71﴾
Görmez misiniz çakmakla çakıp yaktığınız ateşi?
Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü?
Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi,
ءَأَنتُمْ أَنشَأْتُمْ شَجَرَتَهَآ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنشِـُٔونَ ﴿72﴾
Siz mi onun ağacını meydana getiriyorsunuz, yoksa biz mi meydana getirmedeyiz?
Onun ağacını sizler mi inşa ettiniz (yarattınız), yoksa onu inşa eden Biz miyiz?
Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ جَعَلْنَٰهَا تَذْكِرَةًۭ وَمَتَٰعًۭا لِّلْمُقْوِينَ ﴿73﴾
Biz onu, cehennem ateşini bir andırma ve çöllerde konup göçenlere bir fayda olarak halkettik.
Biz onu hem bir öğüt ve hatırlatma (konusu), hem ihtiyacı olanlara bir meta kıldık.
Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık.
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ ﴿74﴾
Artık pek ulu Rabbinin adını anarak tenzih et onu.
Şu halde büyük Rabbini ismiyle tesbih et.
Öyleyse ulu Rabbinin adını tesbih et.
۞ فَلَآ أُقْسِمُ بِمَوَٰقِعِ ٱلنُّجُومِ ﴿75﴾
Andolsun yıldızların yerlerine.
Hayır, yıldızların yer (mevki)lerine yemin ederim.
Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki,
وَإِنَّهُۥ لَقَسَمٌۭ لَّوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ ﴿76﴾
Ve şüphe yok ki bu, elbette pek büyük bir anttır bilseniz.
Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir.
Bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir.
إِنَّهُۥ لَقُرْءَانٌۭ كَرِيمٌۭ ﴿77﴾
Şüphe yok ki bu, pek güzel ve şerefli Kur'an'dır.
Elbette bu, bir Kur'an-ı Kerim'dir.
Şüphesiz bu, değerli bir Kur'an'dır,
فِى كِتَٰبٍۢ مَّكْنُونٍۢ ﴿78﴾
Saklanmış bir kitapta.
Saklanmış-korunmuş bir Kitap'ta (yazılı)dır.
Korunmuş bir kitaptır.
لَّا يَمَسُّهُۥٓ إِلَّا ٱلْمُطَهَّرُونَ ﴿79﴾
Ona, temiz olanlardan başkaları dokunamaz.
Ona, temizlenip-arınmış olanlardan başkası dokunamaz.
Ona ancak temizlenenler dokunabilir.
تَنزِيلٌۭ مِّن رَّبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ ﴿80﴾
Alemlerin Rabbinden indirilmiştir.
Alemlerin Rabbinden indirilmedir.
O, alemlerin Rabbinden indirilmiştir.
أَفَبِهَٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ ﴿81﴾
Artık siz, bu sözü mü yalanlayacaksınız?
Şimdi siz bu sözü mü hor görüp-küçümsüyorsunuz?
Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ ﴿82﴾
Ve o kitaptan nasibiniz, yalnız onu yalanlamaktan ibaret mi olacak?
Ve rızkınızı (Kur'an'dan yararlanma nimetini bırakıp onu) mutlaka yalan saymaktan ibaret mi kılıyorsunuz?
Allah'ın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?
فَلَوْلَآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلْحُلْقُومَ ﴿83﴾
Hani can gırtlağa gelince.
Hele can boğaza gelip dayandığında,
Hele can boğaza dayandığı zaman,
وَأَنتُمْ حِينَئِذٍۢ تَنظُرُونَ ﴿84﴾
Siz de o sırada bakar durursunuz.
Ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz,
O vakit siz bakar durursunuz.
وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنكُمْ وَلَٰكِن لَّا تُبْصِرُونَ ﴿85﴾
Ve biz, ona sizden daha yakınız ve fakat göremezsiniz.
Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz.
(O anda) biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.
فَلَوْلَآ إِن كُنتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ ﴿86﴾
İnanmıyorsanız, ceza görmeyeceğinizi sanıyorsanız.
İşte o vakit, eğer ceza görmeyecek iseniz,
Madem ki ceza görmeyecekmişsiniz,
تَرْجِعُونَهَآ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ ﴿87﴾
O gırtlağa gelen canı geri çevirin bakalım doğru söylüyorsanız.
Eğer doğru söylüyorsanız, onu, (çıkmakta olan canı) geri çevirsenize.
Onu (canı) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz!
فَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُقَرَّبِينَ ﴿88﴾
Artık o kişi yakınlaştırılanlardansa.
Eğer o (ölecek kişi), yakın kılınan (mukarreb olan)lardan ise,
Fakat (ölen kişi Allah'a) yakın olanlardan ise,
فَرَوْحٌۭ وَرَيْحَانٌۭ وَجَنَّتُ نَعِيمٍۢ ﴿89﴾
Artık ona huzur ve rahat ve rızık ve Naim cenneti.
Bu durumda rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle donatılmış cennet (onundur).
Ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır.
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنْ أَصْحَٰبِ ٱلْيَمِينِ ﴿90﴾
Ve ama sağ taraf ehlindense.
Ve eğer "Ashab-ı Yemin"den ise,
Eğer o sağdakilerden ise,
فَسَلَٰمٌۭ لَّكَ مِنْ أَصْحَٰبِ ٱلْيَمِينِ ﴿91﴾
Artık esenlik sana sağ taraf ehlinden.
Artık, "Ashab-ı Yemin"den selam sana.
"Ey sağdaki! Sana selam olsun!"
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُكَذِّبِينَ ٱلضَّآلِّينَ ﴿92﴾
Ve ama yalanlayan sapıklardansa.
Ve eğer o, yalanlayan sapıklardan ise,
Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,
فَنُزُلٌۭ مِّنْ حَمِيمٍۢ ﴿93﴾
Kaynar suyla ziyafet ona.
Artık (onun için) alabildiğine kaynar sudan bir şölen vardır.
İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır!
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ ﴿94﴾
Ve cehenneme atılma.
Ve çılgınca yanan ateşe bir atılma da.
Ve (onun sonu) cehenneme atılmaktır.
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ حَقُّ ٱلْيَقِينِ ﴿95﴾
Şüphe yok ki bu, haktır, gerçeğin ta kendisidir.
Şüphesiz bu, kesin bilgi ifade eden bir gerçektir (Hakku'l-Yakin).
Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir.
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ ﴿96﴾
Artık pek ulu Rabbinin adını anarak tenzih et onu.
Öyleyse büyük Rabbini ismiyle tesbih et.
Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.