Skip to content
Text size 100%
Translation comparison

Compare Al-Waqi'ah Quran translations

Compare up to three verified translation editions verse by verse, including editions in two different languages.

Turkish editions (choose up to 3)

Changing languages or editions keeps the current surah and verse.

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ إِذَا وَقَعَتِ ٱلْوَاقِعَةُ ﴿1﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ansızın kopacak kıyamet kopunca.

Alİ Bulaç

Vakıa (kesin bir gerçek olan kıyamet) vuku bulduğu zaman,

Diyanet Vakfı

Kıyamet koptuğu zaman,

لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ ﴿2﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Kopacağına dair söylenen sözlerde yalan yok.

Alİ Bulaç

Onun vukuuna (gerçekleşmesine artık) yalan diyecek yoktur.

Diyanet Vakfı

Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur;

خَافِضَةٌۭ رَّافِعَةٌ ﴿3﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Halkı alçaltır, yüceltir.

Alİ Bulaç

O aşağılatıcı, yücelticidir.

Diyanet Vakfı

O, alçaltıcı, yükselticidir.

إِذَا رُجَّتِ ٱلْأَرْضُ رَجًّۭا ﴿4﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yeryüzü şiddetli bir sarsıntıyla sarsılınca.

Alİ Bulaç

Yer, şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldığı,

Diyanet Vakfı

Yer şiddetle sarsıldığı,

وَبُسَّتِ ٱلْجِبَالُ بَسًّۭا ﴿5﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve dağlar, paramparça olunca.

Alİ Bulaç

Ve dağlar darmadağın olup ufalandığı,

Diyanet Vakfı

Dağlar parçalandığı,

فَكَانَتْ هَبَآءًۭ مُّنۢبَثًّۭا ﴿6﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Dağılmış zerre zerre toz haline gelince.

Alİ Bulaç

Derken toz duman halinde dağılıp-savrulduğu,

Diyanet Vakfı

Dağılıp toz duman haline geldiği,

وَكُنتُمْ أَزْوَٰجًۭا ثَلَٰثَةًۭ ﴿7﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık üç bölük olursunuz siz.

Alİ Bulaç

Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman;

Diyanet Vakfı

Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman,

فَأَصْحَٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ ﴿8﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sağ taraf ehli, ama ne de sağ taraf ehli.

Alİ Bulaç

İşte o "Ashab-ı Meymene", ne (kutludur o) "Ashab-ı Meymene".

Diyanet Vakfı

Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!

وَأَصْحَٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ ﴿9﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve sol taraf ehli, ama ne de sol taraf ehli.

Alİ Bulaç

"Ashab-ı Meş'eme" ne (mutsuz ve uğursuzdur o) "Ashab-ı Meş'eme".

Diyanet Vakfı

Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar!

وَٱلسَّٰبِقُونَ ٱلسَّٰبِقُونَ ﴿10﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve bir de ileri geçenler ki herkesi geçmişlerdir.

Alİ Bulaç

Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir.

Diyanet Vakfı

(Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.

أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلْمُقَرَّبُونَ ﴿11﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onlardır mabutlarına yaklaştırılanlar.

Alİ Bulaç

İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır.

Diyanet Vakfı

İşte bunlar, (Allah'a) en yakın olanlardır,

فِى جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ﴿12﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Naim cennetlerinde.

Alİ Bulaç

Nimetlerle-donatılmış cennetler içinde;

Diyanet Vakfı

Naim cennetlerinde.

ثُلَّةٌۭ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿13﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Öncekilerin birçoğu.

Alİ Bulaç

Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,

Diyanet Vakfı

(Onların) çoğu önceki ümmetlerden,

وَقَلِيلٌۭ مِّنَ ٱلْءَاخِرِينَ ﴿14﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sonra gelenlerdense azı onlardan.

Alİ Bulaç

Birazı da sonrakilerden.

Diyanet Vakfı

Birazı da sonrakilerdendir.

عَلَىٰ سُرُرٍۢ مَّوْضُونَةٍۢ ﴿15﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Altınlarla, mücevherlerle bezenmiş tahtlarda otururlar.

Alİ Bulaç

'Özenle işlenmiş mücevher' tahtlar üzerindedirler.

Diyanet Vakfı

Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler,

مُّتَّكِـِٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَٰبِلِينَ ﴿16﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onlara yaslanırlar, birbirlerine karşı.

Alİ Bulaç

Karşılıklı yaslanmışlardır.

Diyanet Vakfı

Onların üzerlerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَٰنٌۭ مُّخَلَّدُونَ ﴿17﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

İhtiyarlamıyan delikanlı hizmetçiler dolaşır etraflarında.

Alİ Bulaç

Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dönüp dolaşır;

Diyanet Vakfı

Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır;

بِأَكْوَابٍۢ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍۢ مِّن مَّعِينٍۢ ﴿18﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Kaynağından doldurulmuş şaraplarla dolu taslarla ve ibriklerle ve kadehlerle.

Alİ Bulaç

Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler,

Diyanet Vakfı

Main çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.

لَّا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنزِفُونَ ﴿19﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O şaraptan başları da ağrımaz ve sarhoş da olmazlar.

Alİ Bulaç

Ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.

Diyanet Vakfı

Bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.

وَفَٰكِهَةٍۢ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ ﴿20﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Beğendikleri meyvelerden.

Alİ Bulaç

Arzulayıp-seçecekleri meyveler,

Diyanet Vakfı

(Onlara) beğendikleri meyveler,

وَلَحْمِ طَيْرٍۢ مِّمَّا يَشْتَهُونَ ﴿21﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

İstedikleri kuş etlerinden sunulur onlara.

Alİ Bulaç

Canlarının çektiği kuş eti.

Diyanet Vakfı

Canlarının çektiği kuş etleri,

وَحُورٌ عِينٌۭ ﴿22﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve onlara kara gözlü huriler de var ki.

Alİ Bulaç

Ve iri gözlü huriler,

Diyanet Vakfı

İri gözlü huriler,

كَأَمْثَٰلِ ٱللُّؤْلُؤِ ٱلْمَكْنُونِ ﴿23﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sanki haznelerde saklanmış inciler.

Alİ Bulaç

Sanki saklı inciler gibi;

Diyanet Vakfı

Saklı inciler gibi.

جَزَآءًۢ بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ ﴿24﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yaptıklarına karşılık.

Alİ Bulaç

Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur);

Diyanet Vakfı

Yaptıklarına karşılık olarak (verilir).

لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًۭا وَلَا تَأْثِيمًا ﴿25﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Orada boş ve çirkin bir söz de duymazlar, günaha ait bir söz de.

Alİ Bulaç

Orada, ne 'saçma ve boş bir söz' işitirler, ne günaha sokma.

Diyanet Vakfı

Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.

إِلَّا قِيلًۭا سَلَٰمًۭا سَلَٰمًۭا ﴿26﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ancak, esenlik size, esenlik denir.

Alİ Bulaç

Yalnızca bir söz (işitirler:) "Selam, selam."

Diyanet Vakfı

Söylenen, yalnızca "selam, selam" dır.

وَأَصْحَٰبُ ٱلْيَمِينِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْيَمِينِ ﴿27﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve sağ taraf ehli, ama ne de sağ taraf ehli.

Alİ Bulaç

"Ashab-ı Yemin", ne (kutludur o) "Ashab-ı Yemin."

Diyanet Vakfı

Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!

فِى سِدْرٍۢ مَّخْضُودٍۢ ﴿28﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Dikensiz sedir ağaçlarıyla.

Alİ Bulaç

Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),

Diyanet Vakfı

Düzgün kiraz ağacı,

وَطَلْحٍۢ مَّنضُودٍۢ ﴿29﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve meyveleri birbirine yaslanıp istiflenmiş muz ağaçlarıyla dolu bir yerdedir onlar.

Alİ Bulaç

Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,

Diyanet Vakfı

Meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları,

وَظِلٍّۢ مَّمْدُودٍۢ ﴿30﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve uzayıp giden bir gölgelik.

Alİ Bulaç

Yayılıp-uzanmış gölgeler,

Diyanet Vakfı

Uzamış gölgeler,

وَمَآءٍۢ مَّسْكُوبٍۢ ﴿31﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve çağlayaçağlaya akan sular.

Alİ Bulaç

Durmaksızın akan su(lar);

Diyanet Vakfı

Çağlayarak akan sular,

وَفَٰكِهَةٍۢ كَثِيرَةٍۢ ﴿32﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve birçok meyveler.

Alİ Bulaç

Ve (daha) birçok meyveler arasında,

Diyanet Vakfı

Sayısız meyveler içindedirler;

لَّا مَقْطُوعَةٍۢ وَلَا مَمْنُوعَةٍۢ ﴿33﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ne biter, zamanları geçer, ne yiyene yeme denir, yeter.

Alİ Bulaç

Kesilip-eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).

Diyanet Vakfı

Tükenmeyen ve yasaklanmayan.

وَفُرُشٍۢ مَّرْفُوعَةٍ ﴿34﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

ve yüksek döşekler.

Alİ Bulaç

Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler).

Diyanet Vakfı

Ve kabartılmış döşekler üstündedirler.

إِنَّآ أَنشَأْنَٰهُنَّ إِنشَآءًۭ ﴿35﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki biz, onların eşlerini de yeniden yarattık.

Alİ Bulaç

Gerçek şu ki, Biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip-yarattık.

Diyanet Vakfı

Gerçekten biz hurileri apayrı biçimde yeni yarattık.

فَجَعَلْنَٰهُنَّ أَبْكَارًا ﴿36﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onları, kız oğlan kız olarak halkettik.

Alİ Bulaç

Onları hep bakireler olarak kıldık,

Diyanet Vakfı

Onları, bakireler kıldık.

عُرُبًا أَتْرَابًۭا ﴿37﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Cilveli, şirin sözlü, eşlerine aşık ve onlarla yaşıt kıldık.

Alİ Bulaç

Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt,

Diyanet Vakfı

Eşlerine düşkün ve yaşıt.

لِّأَصْحَٰبِ ٱلْيَمِينِ ﴿38﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sağ taraf ehli için.

Alİ Bulaç

"Ashab-ı Yemin" olanlar için.

Diyanet Vakfı

Bütün bunlar sağdakiler içindir..

ثُلَّةٌۭ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿39﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onlarda, evvelkilerden de birçok topluluk var.

Alİ Bulaç

(Bunların) Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,

Diyanet Vakfı

Bunların birçoğu önceki ümmetlerdendir.

وَثُلَّةٌۭ مِّنَ ٱلْءَاخِرِينَ ﴿40﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve sonra gelenlerden de birçok topluluk.

Alİ Bulaç

Birçoğu da sonrakilerdendir.

Diyanet Vakfı

Birçoğu da sonrakilerdendir.

وَأَصْحَٰبُ ٱلشِّمَالِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلشِّمَالِ ﴿41﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve sol taraf ehli, ama ne de sol taraf ehli.

Alİ Bulaç

"Ashab-ı Şimal", ne (mutsuzdur o) "Ashab-ı Şimal."

Diyanet Vakfı

Soldakiler; ne yazık o soldakilere!

فِى سَمُومٍۢ وَحَمِيمٍۢ ﴿42﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onlar, iliklere kadar işleyen bir sam yeli içinde, kaynar sular içmedeler.

Alİ Bulaç

Hücrelere işleyen kavurucu bir sıcaklık ve kaynar su,

Diyanet Vakfı

İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,

وَظِلٍّۢ مِّن يَحْمُومٍۢ ﴿43﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve karardıkça kararan bir dumanın gölgesindeler.

Alİ Bulaç

Ve kapkara dumandan bir gölge içindedirler.

Diyanet Vakfı

Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar;

لَّا بَارِدٍۢ وَلَا كَرِيمٍ ﴿44﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ne bir serinlik var, ne bir güzellik var.

Alİ Bulaç

Ki o, ne serindir, ne ferahlatıcı (kerim).

Diyanet Vakfı

Serin ve hoş olmayan.

إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُتْرَفِينَ ﴿45﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bundan önce onlar, nimetler içindeydi.

Alİ Bulaç

Çünkü onlar, bundan önce varlık içinde şımartılmış olanlardı.

Diyanet Vakfı

Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahete dalmışlardı.

وَكَانُوا۟ يُصِرُّونَ عَلَى ٱلْحِنثِ ٱلْعَظِيمِ ﴿46﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve büyük günahları yapmada ısrar ederlerdi.

Alİ Bulaç

Onlar, büyük günah üzerinde ısrarlı davrananlardı.

Diyanet Vakfı

Büyük günahı işlemekte direnir dururlardı.

وَكَانُوا۟ يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًۭا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ ﴿47﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve biz derlerdi, ölüp bir yığın toprak ve kemik olduktan sonra mı dirileceğiz?

Alİ Bulaç

Ve derlerdi ki: "Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz?"

Diyanet Vakfı

Ve diyorlardı ki: Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?

أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ ﴿48﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa önceden gelip geçen atalarımız mı dirilecek?

Alİ Bulaç

"Önceden gelip-geçmiş atalarımız da mı?"

Diyanet Vakfı

Önceki atalarımız da mı?

قُلْ إِنَّ ٱلْأَوَّلِينَ وَٱلْءَاخِرِينَ ﴿49﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

De ki: Şüphe yok, öncekiler de, sonra gelenler de.

Alİ Bulaç

De ki: "Şüphesiz, öncekiler de ve sonrakiler de."

Diyanet Vakfı

De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler,

لَمَجْمُوعُونَ إِلَىٰ مِيقَٰتِ يَوْمٍۢ مَّعْلُومٍۢ ﴿50﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Elbette bilinen günün muayyen ve mukadder vaktinde toplanacaksınız.

Alİ Bulaç

"Bilinen bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."

Diyanet Vakfı

Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır!

ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا ٱلضَّآلُّونَ ٱلْمُكَذِّبُونَ ﴿51﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sonra da siz ey yalanlayan sapıklar, şüphe yok ki.

Alİ Bulaç

Sonra gerçekten siz, ey sapık olan yalanlayıcılar,

Diyanet Vakfı

Sonra siz ey sapıklar, yalancılar!

لَءَاكِلُونَ مِن شَجَرٍۢ مِّن زَقُّومٍۢ ﴿52﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Zakkum ağacının meyvesinden yiyeceksiniz elbet.

Alİ Bulaç

Şüphesiz zakkum olan bir ağaçtan yiyeceksiniz.

Diyanet Vakfı

Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.

فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ ﴿53﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken karınlar, dolup şişecek.

Alİ Bulaç

Böylece karınları(nızı) ondan dolduracaksınız.

Diyanet Vakfı

Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.

فَشَٰرِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ ٱلْحَمِيمِ ﴿54﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken üstüne, kaynar su içeceksiniz.

Alİ Bulaç

Onun üzerine de alabildiğine kaynar sudan içeceksiniz.

Diyanet Vakfı

Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.

فَشَٰرِبُونَ شُرْبَ ٱلْهِيمِ ﴿55﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken susuzluk illetine uğrayıp içecekiçecek de kanmayacaksınız.

Alİ Bulaç

Üstelik 'içtikçe susayan hasta develerin' içişi gibi içeceksiniz.

Diyanet Vakfı

Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.

هَٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ ٱلدِّينِ ﴿56﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Budur ceza günü ziyafetleri.

Alİ Bulaç

İşte bu, onların din (hesap ve ceza) gününde şölenleridir.

Diyanet Vakfı

İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur!

نَحْنُ خَلَقْنَٰكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ ﴿57﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Biz yarattık sizi, hala mı gerçeklemezsiniz?

Alİ Bulaç

Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?

Diyanet Vakfı

Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?

أَفَرَءَيْتُم مَّا تُمْنُونَ ﴿58﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Görmez misiniz rahimlere döktüğüm bir katre suyu?

Alİ Bulaç

Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü?

Diyanet Vakfı

Söyleyin öyleyse, (rahimlere) döktüğünüz meni nedir?

ءَأَنتُمْ تَخْلُقُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلْخَٰلِقُونَ ﴿59﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Siz mi yaratıyorsunuz onu, yoksa biz mi yaratmadayız?

Alİ Bulaç

Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa Yaratıcı Biz miyiz?

Diyanet Vakfı

Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ ٱلْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ ﴿60﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Biz takdir ettik aranızda ölümü ve kimse geçemez önümüze bizim.

Alİ Bulaç

Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş değildir;

Diyanet Vakfı

Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz.

عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ أَمْثَٰلَكُمْ وَنُنشِئَكُمْ فِى مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿61﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Sizin gibi bir topluluk yaratıp yerinize geçirmek istersek ve sizi de, bilmediğiniz bir şekle döndürmeyi dilersek.

Alİ Bulaç

(Yerinize) Benzerlerinizi getirip-değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda.

Diyanet Vakfı

Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir alemde tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ ٱلنَّشْأَةَ ٱلْأُولَىٰ فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ ﴿62﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve andolsun ki ilk yaratılışı biliyorsunuz, biliyorsunuz da ne diye düşünmüyorsunuz?

Alİ Bulaç

Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi?

Diyanet Vakfı

Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

أَفَرَءَيْتُم مَّا تَحْرُثُونَ ﴿63﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Görmez misiniz ektiğiniz tohumu?

Alİ Bulaç

Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü?

Diyanet Vakfı

Şimdi bana, ektiğinizi haber verin.

ءَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلزَّٰرِعُونَ ﴿64﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Siz mi bitiriyorsunuz onu, yoksa biz mi bitirmedeyiz?

Alİ Bulaç

Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz?

Diyanet Vakfı

Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

لَوْ نَشَآءُ لَجَعَلْنَٰهُ حُطَٰمًۭا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ ﴿65﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Dilersek elbette onu kurutup çerçöp haline getirirdik de şaşırırkalır, nadim olurdururdunuz.

Alİ Bulaç

Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız.

Diyanet Vakfı

Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.

إِنَّا لَمُغْرَمُونَ ﴿66﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gerçekten de biz derdiniz, ziyan ettik.

Alİ Bulaç

(Şöyle de sızlanırdınız:) "Doğrusu biz, ağır bir borç altına girip-zorlandık."

Diyanet Vakfı

"Doğrusu borç altına girdik.

بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ﴿67﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Hayır, biz mahrum olduk.

Alİ Bulaç

"Hayır, biz büsbütün yoksun bırakıldık."

Diyanet Vakfı

Daha doğrusu, biz yoksul kaldık" (derdiniz).

أَفَرَءَيْتُمُ ٱلْمَآءَ ٱلَّذِى تَشْرَبُونَ ﴿68﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Görmez misiniz içtiğiniz suyu?

Alİ Bulaç

Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü?

Diyanet Vakfı

Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?

ءَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ ٱلْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنزِلُونَ ﴿69﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Siz mi yağdırıyorsunuz onu buluttan, yoksa biz mi yağdırmadayız?

Alİ Bulaç

Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?

Diyanet Vakfı

Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

لَوْ نَشَآءُ جَعَلْنَٰهُ أُجَاجًۭا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ ﴿70﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Dileseydik onu tuzlu, acı bir su haline getirirdik, hala mı şükretmezsiniz?

Alİ Bulaç

Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?

Diyanet Vakfı

Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?

أَفَرَءَيْتُمُ ٱلنَّارَ ٱلَّتِى تُورُونَ ﴿71﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Görmez misiniz çakmakla çakıp yaktığınız ateşi?

Alİ Bulaç

Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü?

Diyanet Vakfı

Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi,

ءَأَنتُمْ أَنشَأْتُمْ شَجَرَتَهَآ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنشِـُٔونَ ﴿72﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Siz mi onun ağacını meydana getiriyorsunuz, yoksa biz mi meydana getirmedeyiz?

Alİ Bulaç

Onun ağacını sizler mi inşa ettiniz (yarattınız), yoksa onu inşa eden Biz miyiz?

Diyanet Vakfı

Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

نَحْنُ جَعَلْنَٰهَا تَذْكِرَةًۭ وَمَتَٰعًۭا لِّلْمُقْوِينَ ﴿73﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Biz onu, cehennem ateşini bir andırma ve çöllerde konup göçenlere bir fayda olarak halkettik.

Alİ Bulaç

Biz onu hem bir öğüt ve hatırlatma (konusu), hem ihtiyacı olanlara bir meta kıldık.

Diyanet Vakfı

Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık.

فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ ﴿74﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık pek ulu Rabbinin adını anarak tenzih et onu.

Alİ Bulaç

Şu halde büyük Rabbini ismiyle tesbih et.

Diyanet Vakfı

Öyleyse ulu Rabbinin adını tesbih et.

۞ فَلَآ أُقْسِمُ بِمَوَٰقِعِ ٱلنُّجُومِ ﴿75﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Andolsun yıldızların yerlerine.

Alİ Bulaç

Hayır, yıldızların yer (mevki)lerine yemin ederim.

Diyanet Vakfı

Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki,

وَإِنَّهُۥ لَقَسَمٌۭ لَّوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ ﴿76﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve şüphe yok ki bu, elbette pek büyük bir anttır bilseniz.

Alİ Bulaç

Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir.

Diyanet Vakfı

Bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir.

إِنَّهُۥ لَقُرْءَانٌۭ كَرِيمٌۭ ﴿77﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki bu, pek güzel ve şerefli Kur'an'dır.

Alİ Bulaç

Elbette bu, bir Kur'an-ı Kerim'dir.

Diyanet Vakfı

Şüphesiz bu, değerli bir Kur'an'dır,

فِى كِتَٰبٍۢ مَّكْنُونٍۢ ﴿78﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Saklanmış bir kitapta.

Alİ Bulaç

Saklanmış-korunmuş bir Kitap'ta (yazılı)dır.

Diyanet Vakfı

Korunmuş bir kitaptır.

لَّا يَمَسُّهُۥٓ إِلَّا ٱلْمُطَهَّرُونَ ﴿79﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ona, temiz olanlardan başkaları dokunamaz.

Alİ Bulaç

Ona, temizlenip-arınmış olanlardan başkası dokunamaz.

Diyanet Vakfı

Ona ancak temizlenenler dokunabilir.

تَنزِيلٌۭ مِّن رَّبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ ﴿80﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Alemlerin Rabbinden indirilmiştir.

Alİ Bulaç

Alemlerin Rabbinden indirilmedir.

Diyanet Vakfı

O, alemlerin Rabbinden indirilmiştir.

أَفَبِهَٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ ﴿81﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık siz, bu sözü mü yalanlayacaksınız?

Alİ Bulaç

Şimdi siz bu sözü mü hor görüp-küçümsüyorsunuz?

Diyanet Vakfı

Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?

وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ ﴿82﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve o kitaptan nasibiniz, yalnız onu yalanlamaktan ibaret mi olacak?

Alİ Bulaç

Ve rızkınızı (Kur'an'dan yararlanma nimetini bırakıp onu) mutlaka yalan saymaktan ibaret mi kılıyorsunuz?

Diyanet Vakfı

Allah'ın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?

فَلَوْلَآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلْحُلْقُومَ ﴿83﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Hani can gırtlağa gelince.

Alİ Bulaç

Hele can boğaza gelip dayandığında,

Diyanet Vakfı

Hele can boğaza dayandığı zaman,

وَأَنتُمْ حِينَئِذٍۢ تَنظُرُونَ ﴿84﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Siz de o sırada bakar durursunuz.

Alİ Bulaç

Ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz,

Diyanet Vakfı

O vakit siz bakar durursunuz.

وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنكُمْ وَلَٰكِن لَّا تُبْصِرُونَ ﴿85﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve biz, ona sizden daha yakınız ve fakat göremezsiniz.

Alİ Bulaç

Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz.

Diyanet Vakfı

(O anda) biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.

فَلَوْلَآ إِن كُنتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ ﴿86﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

İnanmıyorsanız, ceza görmeyeceğinizi sanıyorsanız.

Alİ Bulaç

İşte o vakit, eğer ceza görmeyecek iseniz,

Diyanet Vakfı

Madem ki ceza görmeyecekmişsiniz,

تَرْجِعُونَهَآ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ ﴿87﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O gırtlağa gelen canı geri çevirin bakalım doğru söylüyorsanız.

Alİ Bulaç

Eğer doğru söylüyorsanız, onu, (çıkmakta olan canı) geri çevirsenize.

Diyanet Vakfı

Onu (canı) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz!

فَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُقَرَّبِينَ ﴿88﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık o kişi yakınlaştırılanlardansa.

Alİ Bulaç

Eğer o (ölecek kişi), yakın kılınan (mukarreb olan)lardan ise,

Diyanet Vakfı

Fakat (ölen kişi Allah'a) yakın olanlardan ise,

فَرَوْحٌۭ وَرَيْحَانٌۭ وَجَنَّتُ نَعِيمٍۢ ﴿89﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık ona huzur ve rahat ve rızık ve Naim cenneti.

Alİ Bulaç

Bu durumda rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle donatılmış cennet (onundur).

Diyanet Vakfı

Ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır.

وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنْ أَصْحَٰبِ ٱلْيَمِينِ ﴿90﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve ama sağ taraf ehlindense.

Alİ Bulaç

Ve eğer "Ashab-ı Yemin"den ise,

Diyanet Vakfı

Eğer o sağdakilerden ise,

فَسَلَٰمٌۭ لَّكَ مِنْ أَصْحَٰبِ ٱلْيَمِينِ ﴿91﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık esenlik sana sağ taraf ehlinden.

Alİ Bulaç

Artık, "Ashab-ı Yemin"den selam sana.

Diyanet Vakfı

"Ey sağdaki! Sana selam olsun!"

وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُكَذِّبِينَ ٱلضَّآلِّينَ ﴿92﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve ama yalanlayan sapıklardansa.

Alİ Bulaç

Ve eğer o, yalanlayan sapıklardan ise,

Diyanet Vakfı

Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,

فَنُزُلٌۭ مِّنْ حَمِيمٍۢ ﴿93﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Kaynar suyla ziyafet ona.

Alİ Bulaç

Artık (onun için) alabildiğine kaynar sudan bir şölen vardır.

Diyanet Vakfı

İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır!

وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ ﴿94﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve cehenneme atılma.

Alİ Bulaç

Ve çılgınca yanan ateşe bir atılma da.

Diyanet Vakfı

Ve (onun sonu) cehenneme atılmaktır.

إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ حَقُّ ٱلْيَقِينِ ﴿95﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki bu, haktır, gerçeğin ta kendisidir.

Alİ Bulaç

Şüphesiz bu, kesin bilgi ifade eden bir gerçektir (Hakku'l-Yakin).

Diyanet Vakfı

Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir.

فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ ﴿96﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık pek ulu Rabbinin adını anarak tenzih et onu.

Alİ Bulaç

Öyleyse büyük Rabbini ismiyle tesbih et.

Diyanet Vakfı

Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.

Quran recitationReady
Open audio