بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلشَّمْسِ وَضُحَىٰهَا ﴿1﴾
Abdulbakî Gölpınarlı
Andolsun güneşe ve ışığına.
Alİ Bulaç
Güneş'e ve onun parıltısına andolsun,
Diyanet Vakfı
Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına
Compare up to three verified translation editions verse by verse, including editions in two different languages.
Changing languages or editions keeps the current surah and verse.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلشَّمْسِ وَضُحَىٰهَا ﴿1﴾
Andolsun güneşe ve ışığına.
Güneş'e ve onun parıltısına andolsun,
Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına
وَٱلْقَمَرِ إِذَا تَلَىٰهَا ﴿2﴾
Ve ondan ışık aldığı, ardına düşüp seyrettiği zaman aya.
Onu izlediği zaman Ay'a,
Güneşi takip ettiğinde Ay'a,
وَٱلنَّهَارِ إِذَا جَلَّىٰهَا ﴿3﴾
Ve ışıdığı zaman güne.
Onu (Güneş) parıldattığı zaman gündüze,
Onu açığa çıkarttığında gündüze,
وَٱلَّيْلِ إِذَا يَغْشَىٰهَا ﴿4﴾
Ve kapladığı zaman geceye.
Onu sarıp-örttüğü zaman geceye,
Onu örttüğünde geceye,
وَٱلسَّمَآءِ وَمَا بَنَىٰهَا ﴿5﴾
Ve göğe ve onu kurana.
Göğe ve onu bina edene,
Gökyüzüne ve onu bina edene,
وَٱلْأَرْضِ وَمَا طَحَىٰهَا ﴿6﴾
Ve yere ve onu döşeyene.
Yere ve onu yayıp döşeyene,
Yere ve onu yapıp döşeyene,
وَنَفْسٍۢ وَمَا سَوَّىٰهَا ﴿7﴾
Ve cana ve azasını düzüp koşana.
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene',
Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene,
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَىٰهَا ﴿8﴾
Derken ona kötülüğünü de, çekinmesini de ilham etmiştir.
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim ki,
قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّىٰهَا ﴿9﴾
Andolsun ki kim, özünü iyice temizlemişse kurtulmuştur, muradına ermiştir.
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir,
وَقَدْ خَابَ مَن دَسَّىٰهَا ﴿10﴾
Ve andolsun ki kim, özünü kirletmiş, kötülüğe gömmüşse ziyana girmiştir.
Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.
Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَىٰهَآ ﴿11﴾
Semud, azgınlığıyle yalanlamıştı.
Semud (halkı) azgınlığı dolayısıyla yalanladı;
Semud kavmi azgınlığı yüzünden (Allah'ın elçisini) yalanladı.
إِذِ ٱنۢبَعَثَ أَشْقَىٰهَا ﴿12﴾
O zaman ki en bahtsızları atılmıştı da.
En 'zorlu bedbahtları' ayaklandığında,
Onların en bedbahtı (deveyi kesmek için) atıldığında,
فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ ٱللَّهِ نَاقَةَ ٱللَّهِ وَسُقْيَٰهَا ﴿13﴾
Derken Allah'ın Peygamberi, bu demişti onlara, Allah'ın dişi devesi, çekinin ondan ve suvarılmasından.
Allah'ın elçisi onlara dedi ki: "Allah'ın (deneme için size gönderdiği) devesine ve onun su içme-sırasına dikkat edin."
Allah'ın Resulü onlara: "Allah'ın devesine ve onun su hakkına dokunmayın!" dedi.
فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُم بِذَنۢبِهِمْ فَسَوَّىٰهَا ﴿14﴾
Derken yalanlamışlardı onu da ayaklarını kesip öldürmüşlerdi deveyi, derken Rableri de suçları yüzünden onları helak etmişti de orasını düzleyivermişti.
Fakat, onu yalanladılar, deveyi yere yıkıp öldürdüler. Rableri de günahları dolayısıyla 'onları yerle bir etti, kırıp geçirdi'; orasını da dümdüz etti.
Ama onlar, onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri günahları sebebiyle onlara büyük bir felaket gönderdi de hepsini helak etti.
وَلَا يَخَافُ عُقْبَٰهَا ﴿15﴾
Bu işin sonundan korkmazdı ki.
(Allah, asla) Bunun sonucundan korkmaz.
(Allah, bu şekilde azap etmenin) akıbetinden korkacak değil ya!