Skip to content
Text size 100%
Translation comparison

Compare At-Tur Quran translations

Compare up to three verified translation editions verse by verse, including editions in two different languages.

Turkish editions (choose up to 3)

Changing languages or editions keeps the current surah and verse.

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلطُّورِ ﴿1﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Andolsun Tur'a.

Alİ Bulaç

Tur'a andolsun.

Diyanet Vakfı

Tur'a, andolsun ki,

وَكِتَٰبٍۢ مَّسْطُورٍۢ ﴿2﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve yazılmış kitaba.

Alİ Bulaç

Satır (satır) dizili kitaba,

Diyanet Vakfı

Satır satır yazılmış Kitab'a,

فِى رَقٍّۢ مَّنشُورٍۢ ﴿3﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yayılmış kağıtta.

Alİ Bulaç

Yayılmış ince deri üzerine;

Diyanet Vakfı

Yayılmış ince deri üzerine,

وَٱلْبَيْتِ ٱلْمَعْمُورِ ﴿4﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve mamur eve.

Alİ Bulaç

Ma'mur eve,

Diyanet Vakfı

Beyt-i Ma'mur'a,

وَٱلسَّقْفِ ٱلْمَرْفُوعِ ﴿5﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve yüceltilmiş tavana.

Alİ Bulaç

Yükseltilmiş tavana,

Diyanet Vakfı

Yükseltilmiş tavana(göğe),

وَٱلْبَحْرِ ٱلْمَسْجُورِ ﴿6﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve taşkın, coşkun, dalgalanıp duran denize.

Alİ Bulaç

Kabarıp, tutuşan denize,

Diyanet Vakfı

Kaynatılmış denize (bunlara andolsun ki),

إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَٰقِعٌۭ ﴿7﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki Rabbinin azabı, yerine gelip olacak.

Alİ Bulaç

Şüphesiz senin Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir.

Diyanet Vakfı

Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.

مَّا لَهُۥ مِن دَافِعٍۢ ﴿8﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Onu bir defedip gideren bulunmayacak.

Alİ Bulaç

Onu uzaklaştırıp-engel olacak yoktur.

Diyanet Vakfı

Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

يَوْمَ تَمُورُ ٱلسَّمَآءُ مَوْرًۭا ﴿9﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O gün gök, bir çalkantıya düşüp döner.

Alİ Bulaç

O gün gök, sarsılıp çalkalanır.

Diyanet Vakfı

O gün gök sallanıp çalkalanır.

وَتَسِيرُ ٱلْجِبَالُ سَيْرًۭا ﴿10﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve dağlar, yerlerinden oynayıp yürür.

Alİ Bulaç

Ve dağlar (yerlerinden oynatan) bir yürüyüşle yürür.

Diyanet Vakfı

Dağlar yürüdükçe yürür.

فَوَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ ﴿11﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık yazıklar olsun o gün yalanlayanlara.

Alİ Bulaç

İşte o gün, yalanlayanların vay haline,

Diyanet Vakfı

Yalanlayanların vay haline o gün!

ٱلَّذِينَ هُمْ فِى خَوْضٍۢ يَلْعَبُونَ ﴿12﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Öyle kişilerdir onlar ki daldıkları batakta oynayıp dururlar.

Alİ Bulaç

Ki onlar, 'daldıkları saçma bir uğraşı' içinde oynayan-oyalananlardır.

Diyanet Vakfı

Ki onlar daldıkları batıl içinde oyalanıp duranlardır.

يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَىٰ نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا ﴿13﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

O gün itilip kakılarak cehenneme atılırlar.

Alİ Bulaç

Cehennem ateşine, 'küçültücü bir sürüklenme ile ' sürüklenecekleri gün;

Diyanet Vakfı

O gün cehennem ateşine itilip atılırlar:

هَٰذِهِ ٱلنَّارُ ٱلَّتِى كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ ﴿14﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

İşte budur yalanladığınız ateş.

Alİ Bulaç

(Onlara şöyle denir:) "İşte sizin yalanladığınız ateş budur."

Diyanet Vakfı

"İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!" denilir.

أَفَسِحْرٌ هَٰذَآ أَمْ أَنتُمْ لَا تُبْصِرُونَ ﴿15﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bir büyü mü bu, yoksa görmüyor musunuz?

Alİ Bulaç

"Bu da bir büyü mü, yoksa siz mi görmüyorsunuz."

Diyanet Vakfı

Bir büyü müdür bu, yoksa görmüyor musunuz?

ٱصْلَوْهَا فَٱصْبِرُوٓا۟ أَوْ لَا تَصْبِرُوا۟ سَوَآءٌ عَلَيْكُمْ ۖ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿16﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Girin ona da artık sabredin, yahut etmeyin, birdir size; ancak yaptığınızın karşılığı olarak cezalanacaksınız.

Alİ Bulaç

"Girin ona; artık ister sabredin, ister sabretmeyin. Sizin için birdir. Siz ancak, yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz."

Diyanet Vakfı

Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığına çarptırılacaksınız.

إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّٰتٍۢ وَنَعِيمٍۢ ﴿17﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Şüphe yok ki çekinenler, cennetlerdedir ve nimetler içinde.

Alİ Bulaç

Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nimet içindedirler;

Diyanet Vakfı

Şüphesiz (kötülüklerden) korunanlar cennetlerde ve nimet içindedirler.

فَٰكِهِينَ بِمَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَىٰهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ ٱلْجَحِيمِ ﴿18﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Nimetlenirler orada Rablerinin verdiği nimetlerle ve Rableri korur onları koca cehennemin azabından.

Alİ Bulaç

Rablerinin verdikleriyle 'sevinçli ve mutludurlar'. Rableri, kendilerini 'çılgınca yanan cehennemin' azabından korumuştur.

Diyanet Vakfı

Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler, (Zira) Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.

كُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ هَنِيٓـًٔۢا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿19﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yiyin ve için, afiyetler olsun, yaptığınız şeylere karşılık.

Alİ Bulaç

"Yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin ve için."

Diyanet Vakfı

Onlara: Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için (denilir).

مُتَّكِـِٔينَ عَلَىٰ سُرُرٍۢ مَّصْفُوفَةٍۢ ۖ وَزَوَّجْنَٰهُم بِحُورٍ عِينٍۢ ﴿20﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Safsaf dizilmiş tahtlara dayanarak ve onları, iri gözlü hurilerle evlendiririz.

Alİ Bulaç

Özenle dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Ve Biz onları iri-ceylan gözlü hurilerle evlendirmişiz.

Diyanet Vakfı

" Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak"Onları, ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir:

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَٱتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُم بِإِيمَٰنٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَآ أَلَتْنَٰهُم مِّنْ عَمَلِهِم مِّن شَىْءٍۢ ۚ كُلُّ ٱمْرِئٍۭ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌۭ ﴿21﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve inananlarla soylarından, inanarak onlara uyanları, soylarından gelenlerle birleştirir, buluştururuz ve yaptıklarının mükafatından hiçbir şeyi eksiltmeyiz; herkes, kazancına bağlıdır.

Alİ Bulaç

İman edenler ve soyları kendilerini imanda izleyenler; Biz onların soylarını da kendilerine katıp-ekledik. Onların amellerinden hiçbir şeyi eksiltmedik. Her kişi kendi kazandığına karşılık bir rehindir.

Diyanet Vakfı

İman eden ve soylarından gelenlerde, imanda kendilerine tabi olanlar (var ya)! İşte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir.

وَأَمْدَدْنَٰهُم بِفَٰكِهَةٍۢ وَلَحْمٍۢ مِّمَّا يَشْتَهُونَ ﴿22﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve onlara meyve ve gönüllerinin tam istediği et vereceğiz.

Alİ Bulaç

Onlara, istek duyup-arzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol verdik.

Diyanet Vakfı

Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.

يَتَنَٰزَعُونَ فِيهَا كَأْسًۭا لَّا لَغْوٌۭ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌۭ ﴿23﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve birbirlerine öyle bir kadeh sunarlar ki içtikleri şaRabın sonucunda ne boş şeylerden bahsediş var, ne günaha giriş.

Alİ Bulaç

Orada bir kadeh kapışır-çekişirler ki, onda ne 'boş ve saçma bir söz', ne günaha sokma yoktur.

Diyanet Vakfı

Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar, ama burada (içki yüzünden) ne saçmalama vardır ne de günaha girme.

۞ وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌۭ لَّهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌۭ مَّكْنُونٌۭ ﴿24﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve öylesine genç hizmetçiler, etraflarında dönerdurur ki sanki onlar, haznelerde saklanmış inciler.

Alİ Bulaç

Kendileri için (hizmet eden) civanlar, etrafında dönüp dolaşırlar; sanki (her biri) 'sedefte saklı inci gibi tertemiz, pırıl pırıl.'

Diyanet Vakfı

Hizmetlerine verilmiş, (kabuğunda) saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.

وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍۢ يَتَسَآءَلُونَ ﴿25﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve birbirlerine dönüp sorarlar, konuşurlar.

Alİ Bulaç

Kimi kimine dönüp sorarlar;

Diyanet Vakfı

Cennettekiler birbirlerine dönüp sorarlar:

قَالُوٓا۟ إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِىٓ أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ ﴿26﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derler ki: Gerçekten de daha önce ehlimizin içinde, ilimizde, yurdumuzda, korku içindeydik biz.

Alİ Bulaç

Dediler ki: "Biz doğrusu daha önce, ailemiz (yakın akrabalarımız) içinde endişe edip-korkardık."

Diyanet Vakfı

Derler ki: "Daha önce biz, aile çevremiz içinde bile (ilahi azaptan) korkardık."

فَمَنَّ ٱللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَىٰنَا عَذَابَ ٱلسَّمُومِ ﴿27﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Derken Allah lutfetti bize ve korudu bizi ta iliklere işleyen sam yelinin azabından.

Alİ Bulaç

"Şimdi Allah, bize lütufta bulundu ve 'hücrelere kadar işleyen kavurucu' azaptan korudu."

Diyanet Vakfı

"Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu."

إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلُ نَدْعُوهُ ۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْبَرُّ ٱلرَّحِيمُ ﴿28﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gerçekten de önceden onu çağırırdık; şüphe yok ki o, şanı yüce bir lütuf sahibidir, rahimdir.

Alİ Bulaç

"Şüphesiz, biz bundan önce O'na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği bol, esirgemesi çok olanın ta Kendisi'dir."

Diyanet Vakfı

"Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur."

فَذَكِّرْ فَمَآ أَنتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍۢ وَلَا مَجْنُونٍ ﴿29﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık öğüt ver, gerçekten de Rabbinin nimeti sayesinde sen, ne kahinsin, ne deli.

Alİ Bulaç

Şu halde sen, öğüt verip-hatırlat; çünkü sen, Rabbinin nimetiyle ne kahinsin, ne mecnun.

Diyanet Vakfı

(Resulüm!) Sen öğüt ver. Rabbinin lütfuyla sen ne bir kahinsin, ne de bir deli.

أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌۭ نَّتَرَبَّصُ بِهِۦ رَيْبَ ٱلْمَنُونِ ﴿30﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa onlar, bir şair ki ölmesini, zamanın kötülüklerine uğramasını gözetiyoruz mu diyorlar?

Alİ Bulaç

Yoksa onlar: "Bir şairdir, biz ona zamanın (getireceği) felaketleri gözlüyoruz" mu diyorlar?

Diyanet Vakfı

Yoksa onlar: (O,) bir şairdir; onun, zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar?

قُلْ تَرَبَّصُوا۟ فَإِنِّى مَعَكُم مِّنَ ٱلْمُتَرَبِّصِينَ ﴿31﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

De ki: Gözetin bakalım, gerçekten ben de sizinle beraber gözetmedeyim.

Alİ Bulaç

De ki: "Siz gözetleyedurun; çünkü ben de sizinle birlikte gözetleyenlerdenim."

Diyanet Vakfı

De ki: Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.

أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَٰمُهُم بِهَٰذَآ ۚ أَمْ هُمْ قَوْمٌۭ طَاغُونَ ﴿32﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa bu sözleri akılları mı emrediyor onlara, yoksa azgın bir topluluk mu onlar?

Alİ Bulaç

Yoksa bunu kendilerine saçma-akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgın bir kavim midir?

Diyanet Vakfı

Onlara akılları mı bunu emreder, yoksa onlar, azgın bir topluluk mudur?

أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُۥ ۚ بَل لَّا يُؤْمِنُونَ ﴿33﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa onu kendisi uyduruyor mu diyorlar? Hayır, inanmamışlardır onlar.

Alİ Bulaç

Yoksa: "Onu kendisi uydurup-söyledi" mi diyorlar? Hayır; onlar iman etmiyorlar.

Diyanet Vakfı

Yahut "Onu kendisi uydurdu!" mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.

فَلْيَأْتُوا۟ بِحَدِيثٍۢ مِّثْلِهِۦٓ إِن كَانُوا۟ صَٰدِقِينَ ﴿34﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık buna benzer bir söz getirin meydana sözünüz doğruysa.

Alİ Bulaç

Şu halde, eğer doğru sözlüler iseler, benzeri bir söz getirsinler.

Diyanet Vakfı

Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler.

أَمْ خُلِقُوا۟ مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ أَمْ هُمُ ٱلْخَٰلِقُونَ ﴿35﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa boşuboşuna mı yaratıldı onlar, yoksa onlar mı yaratıcılar?

Alİ Bulaç

Yoksa onlar, hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa yaratıcılar kendileri mi?

Diyanet Vakfı

Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?

أَمْ خَلَقُوا۟ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ ۚ بَل لَّا يُوقِنُونَ ﴿36﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa gökleri ve yeryüzünü mü yarattı onlar? Hayır, iyideniyiye inanmamışlardır onlar.

Alİ Bulaç

Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır; onlar, kesin bir bilgiyle inanmıyorlar.

Diyanet Vakfı

Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar bir türlü anlayıp inanmazlar.

أَمْ عِندَهُمْ خَزَآئِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ ٱلْمُصَۣيْطِرُونَ ﴿37﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa onların yanında mı Rabbinin hazneleri, yoksa onlar sorumsuz bir saltanata mı sahip?

Alİ Bulaç

Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa üstün güç (herşeyin denetim ve yönetim) sahipleri kendileri midir?

Diyanet Vakfı

Yahut Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hakim olan kendileri midir?

أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌۭ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ ۖ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُم بِسُلْطَٰنٍۢ مُّبِينٍ ﴿38﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa merdivenleri var da gökten mi duyuyorlar? Öyleyse duyanları, apaçık bir delil göstersin.

Alİ Bulaç

Yoksa onların bir merdivenleri mi var (ki) onunla (yükselip en yüce makamda konuşulanları) dinliyorlar? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin.

Diyanet Vakfı

Yoksa onların, üzerine çıkıp gizli sırları dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsinler.

أَمْ لَهُ ٱلْبَنَٰتُ وَلَكُمُ ٱلْبَنُونَ ﴿39﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa kızlar onların da erkek evlatları sizin mi?

Alİ Bulaç

Yoksa kızlar O'nun da, erkek-çocuklar sizin mi?

Diyanet Vakfı

Yoksa kızlar O'nun, oğullar da sizin mi?

أَمْ تَسْـَٔلُهُمْ أَجْرًۭا فَهُم مِّن مَّغْرَمٍۢ مُّثْقَلُونَ ﴿40﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa onlardan ücret istiyorsun da bu yüzden ağır bir borca mı giriyorlar?

Alİ Bulaç

Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, haksız bir borçtan dolayı ağır bir yük altındalar?

Diyanet Vakfı

Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında eziliyorlar mı?

أَمْ عِندَهُمُ ٱلْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ ﴿41﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa gizli şey, yanlarında da yazıyorlar mı?

Alİ Bulaç

Yoksa gayb (bilgisi) onların katında mıdır, böylece yazıp-duruyorlar?

Diyanet Vakfı

Yoksa gayba ait bilgiler kendi yanlarında da, onlar mı yazıyorlar?

أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًۭا ۖ فَٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ هُمُ ٱلْمَكِيدُونَ ﴿42﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa bir düzen mi kurmak istiyorlar? Asıl düzene uğrayıp cezalanacaklar, kafir olanlar.

Alİ Bulaç

Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) ‘o inkar edenler hileli-düzene düşecek olanlardır.

Diyanet Vakfı

Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkar edenlerdir.

أَمْ لَهُمْ إِلَٰهٌ غَيْرُ ٱللَّهِ ۚ سُبْحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ ﴿43﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Yoksa Allah'tan başka bir mabutları mı var? Şanı yücedir, münezzehtir Allah, şirk koşanların şirk koştukları şeylerden.

Alİ Bulaç

Yoksa onların, Allah'ın dışında başka bir ilahları mı var? Allah, onların şirk koştuklarından Yücedir.

Diyanet Vakfı

Veya onların Allah'tan başka bir tanrısı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır.

وَإِن يَرَوْا۟ كِسْفًۭا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ سَاقِطًۭا يَقُولُوا۟ سَحَابٌۭ مَّرْكُومٌۭ ﴿44﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Gökten bir parçanın düştüğünü görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut derler.

Alİ Bulaç

Eğer gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler bile: "Üst üste yığılmış bir buluttur." derler.

Diyanet Vakfı

Gökten düşen bir kütle görseler "Üst üste yığılmış bulutlardır" derler.

فَذَرْهُمْ حَتَّىٰ يُلَٰقُوا۟ يَوْمَهُمُ ٱلَّذِى فِيهِ يُصْعَقُونَ ﴿45﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Artık bırak onları helak olacakları güne dek.

Alİ Bulaç

Öyleyse sen onları (en dayanılmaz azapla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak.

Diyanet Vakfı

Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak.

يَوْمَ لَا يُغْنِى عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًۭٔا وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ ﴿46﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Bir gündür o gün ki düzenleri, onlardan hiçbir şeyi gideremez ve onlara yardım da edilmez.

Alİ Bulaç

O gün, ne hileli-düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne yardım görecekler.

Diyanet Vakfı

O gün planları kendilerine hiçbir fayda vermez ve yardım da görmezler.

وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ عَذَابًۭا دُونَ ذَٰلِكَ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿47﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve şüphe yok ki zulmedenlere, bundan başka azap da var ve fakat çoğu bilmez.

Alİ Bulaç

Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azap vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar.

Diyanet Vakfı

Şüphesiz zulmedenlere, ondan başka da azap vardır. Fakat çokları bilmezler.

وَٱصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا ۖ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ ﴿48﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve sabret Rabbinin hükmüne, gerçekten de gözümüzün altındasın sen ve Rabbine hamdederek tenzih et onu kalkınca.

Alİ Bulaç

Artık, Rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen, Bizim gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında Rabbini hamd ile tesbih et.

Diyanet Vakfı

Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et.

وَمِنَ ٱلَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَٰرَ ٱلنُّجُومِ ﴿49﴾

Abdulbakî Gölpınarlı

Ve geceleyin de onu tenzih et ve yıldızların batacağı sırada da.

Alİ Bulaç

Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batışının ardında da O'nu tesbih et.

Diyanet Vakfı

Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da O'nu tesbih et.

Quran recitationReady
Open audio